GENEL DUYURU

**HOŞGELDİNİZ** BUGÜN SİZLERLE  YAZAR ... İLE YAPTIĞIMIZ RÖPORTAJ İLE KARŞINIZDAYIZ. . *** *** *** NOT: RÖPORTAJ YAPTIRMAK İSTEYENLER MAİL ADRESİMİZDEN İLETİŞİME GEÇEBİLİRLER. *** TAKİPTE KALIN...

KİTABA DAİR YAYIN AKIŞI

**HOŞGELDİNİZ** Kültür ,sanat ve edebiyat konularını içerisine alan geniş çaplı bir vizyon kanalı olan cahit TV sen iyi bir insansın ve her bilginin en sağlıklısına layıksın diyerek ten faydalı bilgiler vererek size yararlı olmaya çalışacak. . *** *** *** *** KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

4 Ekim 2026 Pazar

KİTABA DAİR DERGİ | EKİM 2026 | SAYI 106 | YAZAR AYSİM ALTAY















YAZAR AYSİM ALTAY

1. Yazmaya nasıl başladınız ve edebiyata olan ilginiz nasıl gelişti?

Sanırım ben yazmaya başlamadan önce insanları okumaya başladım. Çok iddialı bir söz bu biliyorum ama çevremdekilerden sıkça “İçimi mi görüyorsun sen benim?” sözünü duydum.
İnsanların ne söylediklerinden çok, bazen neyi söylemediklerini merak ederim. Bir cümlenin ortasında neden durdular, neden tam o anda sustular, yüzleri başka bir şey söylerken ağızlarından neden bambaşka bir cümle çıktı... Bunlar hep ilgimi çekti.
Bir süre sonra fark ettim ki insan zihni gerçekten çok tuhaf bir yer. İçeride aynı anda korku, umut, geçmiş, gelecek, mantık, saçmalık... hepsi oturmuş sohbet ediyor. Ben de galiba yıllardır o masaya kulak misafiri oluyorum.
Bilgisayarda bir sorun olduğunda sistemin mantığını çözmeye çalışırsınız. İnsan söz konusu olduğunda ise iş biraz karışıyor. Çünkü insan aynı girdiye her zaman aynı çıktıyı vermiyor. İyi ki de vermiyor.
Belki yazmaya bu nedenle ihtiyaç duydum.
Bilim insana çok şey açıklıyor ama bazen bir insanın yalnızlığını, bir ayrılığın bıraktığı izi ya da yıllar sonra hatırlanan küçücük bir bakışı anlatmaya formüller yetmiyor.
Orada davranış bilimleri ve edebiyat başlıyor.
Ben yazarken okura bir şey öğretmekten çok onun yanına oturmak istiyorum. “Bak, ben böyle bir şey gördüm,” diyorum.
“Senin hayatında bunun karşılığı ne?”

2. Edebiyat yolculuğunuzda size ilham veren yazarlar veya eserler hangileridir?

Ben galiba bana cevap veren yazarlardan çok, bana soru bırakan yazarları seviyorum.
Bir kitabı bitirip “Ne güzel kitaptı,” deyip kapatmak güzel elbette. Ama benim asıl sevdiğim, kitabı kapattıktan sonra mutfağa gidip çay demlerken hâlâ onu düşünmek.
Hatta bazen daha da kötüsü...
Gece yatağa giriyorsunuz, ışığı kapatıyorsunuz ve kitap size hâlâ soru soruyor. “Şimdi bunu düşünmenin sırası mıydı?” diyorsunuz.
Ama işte iyi edebiyat biraz böyle rahatsız edici olmalı bence. Sait Faik Abasıyanık’ın “Hişt Hişt” seslenişini duymam, Eduardo Galeano’nun “Şu uygar insanlar ne tuhaf! Hepsinin kollarında saatleri var, ama hiçbirinin zamanı yok” diye aklımın dizginlerini eline alışını hissetmem, tam da bu satırları yazarken trenin raylarla girdiği muhabbete bakıp, Nazım Hikmet’in “Memetçik Memet...” seslenişini duymam gibi

Yıllarca çok farklı kültürlerden insanlarla çalıştım. Seksenin üzerinde ülkeden insana eğitim verdim. Diller, kültürler, gelenekler, yönetim biçimleri değişiyor.
Ama sonra biri annesinden söz ediyor...
Biri başarısız olmaktan korktuğunu anlatıyor...
Biri çocuğuyla kuramadığı ilişkiden...
Biri sevdiği insana söyleyemediği bir cümleden...
Ve birden bütün o kültürel mesafeler ortadan kalkıyor.
O zaman şunu çok güçlü biçimde hissediyorsunuz: Coğrafyamız farklı olabilir ama insanlığımız birbirine çok yakın.
Belki edebiyatta da beni en çok etkileyen şey bu. Bir yazar Tokyo’da, Paris’te, İstanbul’da ya da dünyanın başka bir köşesinde yaşamış olabilir. Yüz yıl önce yazmış olabilir. Ama bir cümlesini okuyorsunuz ve:
“İşte bu benim,” diyorsunuz. Edebiyatın mucizesi biraz burada.

3. Yazma sürecinizde ilham almak ve yaratıcılığınızı beslemek için neler yaparsınız?

Benim ilham perim çoğu zaman havaalanında yan koltukta oturuyor.
Bazen kafede önümdeki masada kavga ediyor.
Bazen sokakta telefonla konuşuyor.
Bazen de hiç tanımadığım iki insanın vedalaşmasını izliyorum ve zihnim hemen çalışmaya başlıyor:
“Bunlar kim?”
“Niye ayrılıyorlar?”
“Gerçekten ayrılıyorlar mı?”
“Yoksa biri birazdan geri mi dönecek?”
Beyin çok tehlikeli bir şey. Ona küçücük bir sahne veriyorsunuz, size üç bölüm dizi yazıyor.
Ben kendimi bir çocuğun oyuncakçı dükkanında hissettiği gibi hissediyorum yaşamın içerisinde. Her an bir define sandığı adeta. Merakla izliyorum.

İnsanları, şehirleri, ilişkileri, küçük jestleri...
Bir toplantıda herkes “evet” derken sessiz kalan kişiyi fark ediyorum...
Bir insan “ben iyiyim” dediğinde sesindeki küçücük değişikliği...
Bir yöneticinin söylediği cümleden çok, o cümleyi nasıl söylediğini...
Ve çok soru soruyorum.
“Başka türlü olabilir miydi?”
“Onun yerinde olsaydım ne yapardım?”
“Acaba gördüğümüz şey gerçekten gördüğümüz şey mi?”
Belki yaratıcılığın en önemli yakıtı meraktır.
Bir de “başka ne mümkün?” sorusu.
Çünkü hayat çoğu zaman bize bir tek seçenek varmış gibi davranıyor. Oysa biraz kenara çekilip baktığınızda genellikle birkaç kapı daha görüyorsunuz.
Benim yazarken en sevdiğim anlardan biri de o kapılardan birini bulduğum an.

4. Eserlerinizdeki karakterleri ve hikâyeleri oluştururken hangi yöntemleri kullanırsınız?

Bir karakteri yaratırken önce onun bizden birisi olmasına özen gösteririm. Her birimiz bir dünyayız ve anlamaya çalışan gözlerle bakarsak eğer küçük birer mucizeyiz. İyi yanlarımızla, sorunlu taraflarımızla, çelişkilerimizle...
Çok güçlü görünen birinin arkalarda bir yerlerde bir korkusu olabilir. Çok neşeli birinin büyük bir yalnızlığı olabilir. Herkese öğüt veren bir insan kendi hayatında ne yapacağını hiç bilmiyor olabilir. Zaten gerçek hayatta da öyle değil miyiz?
Hepimiz biraz tutarsızız. Sabah çok olgun kararlar alıp öğleden sonra tamamen duygusal davranabiliyoruz. İnsan olmak biraz böyle bir şey.
Bir karakter kapının önünde beş saniye fazla bekler. Telefonu eline alır, aramaz. Bir cümleyi söyleyecekken vazgeçer. Ve biz o beş saniyelerin, o tereddütlerin içinde koskoca birer hayat olduğunu hissederiz.
Ben sanırım yarattığım karakterleri biraz böyle seviyorum. Açıklanmayan yerleri olan insanlar olarak. Çünkü hepimizin açıklanmayan yerleri var.
Bir de mekân çok önemli.

Bir aşk İstanbul’da başka türlü yaşanır, Venedik’te başka. Bir ayrılık Lizbon’da başka hissedilir, Ankara’da başka. Şehir sadece fon değildir. Bazen karakterlerden biridir. Son kitabımda bunu daha da çok hissettim.

5. Yazarlık kariyeriniz boyunca karşılaştığınız en büyük zorluklar neler oldu ve bu zorlukları nasıl aştınız?

Bilgisayar mühendisliğinden davranış bilimlerine, oradan yönetim bilimlerine ve nörobilime uzanan yol dışarıdan bakınca biraz dağınık görünüyor, değil mi?
Ama yıllar sonra dönüp baktığımda aslında hiçbiri birbirinden kopuk değilmiş. Bilgisayar mühendisliği bana sistemli düşünmeyi öğretti. Davranış bilimleri insana bakmayı. Nörobilim zihnin arka odasını biraz olsun görmeyi. Koçluk soru sormayı. Yazarlık ise bütün bunları aynı masada buluşturdu.
En büyük zorluklardan biri galiba insanın kendisine yapıştırdığı etiketlerden kurtulması. “Ben buyum.”
“Ben bunu yaparım.”
“Ben bunu yapamam.”
Bu cümleler bazen insanı koruyor ama bazen de hapishaneye dönüşüyor.
İdealist yanım bana yardım ediyor bu durumlarda. Hâlâ insanın gelişebileceğine inanıyorum.
Hâlâ iyi bir eğitimle, doğru bir soruyla, bazen tek bir insanın başka türlü davranmaya karar vermesiyle bir şeylerin değişebileceğine inanıyorum.
Dünyanın çok farklı yerlerinden insanlarla çalışınca insan hem umutlanıyor hem de öğrenmenin sonsuz bir evren olduğunu fark ediyor.
Ben zorlandığım zamanlarda genellikle aynı soruya dönerim: “Peki, öyleyse?”
Yani...
Durum bu.
Şimdi ne yapabiliriz?
Ben bu soruyu çok seviyorum. Çünkü insanı geçmişten alıp bugüne getiriyor.

6. Eserlerinizde gerçek hayattan esinlenen karakterler veya olaylar var mı?

Elbette var.
Ama bunu söylediğim anda beni tanıyan herkes kitapları eline alıp dedektifliğe başlamasın. “Bu kesin filanca!”
Hayır. Ben insanları birebir yazmıyorum. Hayat bana parçalar veriyor. Birinin söylediği tek bir cümle... Başka birinin yıllar önce yaptığı bir seçim... Bir eğitim sırasında karşılaştığım bir bakış... Bir şehirde gördüğüm küçücük bir sahne... Sonra bunlar zihnimde birbirine karışıyor.
Üstelik insanların hikâyelerinin ayrıntıları farklı, duygularının özü çok benzer.
Bir ülkede adına başarı diyoruz, başka bir yerde sorumluluk.
Bir yerde aile baskısı, başka bir yerde toplumsal beklenti.
Kelimeler değişiyor. Ama “Yeterli miyim?”, “Seviliyor muyum?”, “Doğru hayatı mı yaşıyorum?” gibi sorular dünyanın pek çok yerinde aynı.
Belki kitaplarımdaki karakterlerin tanıdık gelmesinin nedeni budur. Onlar tek bir kişi değiller. Biraz hepimizden var içlerinde.

7. Yazarken sizi en çok heyecanlandıran veya mutlu eden şey nedir?

Ve bunun önemli olduğuna inanıyorum.Okurun bir cümlede durma ihtimali. Benim için bundan daha güzel bir şey yok. Bir cümleyi okuyor...
Duruyor. Belki kitabı kapatıyor. Belki pencereye bakıyor. Belki yıllardır düşünmediği bir şeyi düşünüyor. Ve belki kendisine küçük bir soru soruyor.
“Ben neden böyle yapıyorum?”
“Ben aslında ne istiyorum?”
“Başka türlü olabilir mi?”
İşte o an çok kıymetli.
İnsanlara ne düşüneceklerini söylemek istemiyorum. Zaten hayatımız boyunca yeterince insan bize ne düşünmemiz, nasıl yaşamamız, neyin doğru olduğunu söylüyor.
Ben biraz daha farklı bir şey yapmak istiyorum: Kişinin kendi sesini duymasına küçük bir alan açmak.

Bir insan kendisini biraz daha iyi anlarsa, bir başkasına da biraz daha iyi davranabilir diye düşünüyorum.

8. Bize kendinizden bahseder misiniz?

İşte en zor sorulardan birisi bu. Çünkü ne söyleyeceğim? Bilgisayar mühendisi olduğumdan mı bahsedeceğim, uzun süredir Davranış Bilimleri ve Yönetim Bilimleri alanında eğitimler verdiğimden, koçluklar yaptığımdan mı, sporcularla ve kurumlarla çalıştığımdan mı?
Ama bütün bunların dışında galiba beni en çok şu tanımlıyor: Ben meraklı bir çocuk ruhuna sahibim.
İnsanı merak ediyorum.
Hâlâ.
Bunca yıl sonra bile.
Bir insanın neden değiştiğini, neden değişemediğini...
Bir grubun nasıl takım olduğunu...
Bir liderin neden bazen insanları büyüttüğünü, bazen küçülttüğünü... Beynimizin bize oynadığı küçük oyunları...
Aşkı...
Ayrılığı...
Şehirleri...
Yaş almayı...
Umut etmeyi...
Ve hayatın bütün o küçük, tuhaf ayrıntılarını.
Ben hep yaşamın içinde olmayı sevdim.
Ve istiyorum ki...
Yazdıklarım aracılığıyla kişilere de o sevgiyi, o meraklı gözleri, o kendi hikayelerini bulma sevdasını bulaştırabileyim.

21 Eylül 2026 Pazartesi

KİTABA DAİR DERGİ | EYLÜL 2026 | SAYI 105 | YAZAR YEŞİM PALA






























YAZAR YEŞİM PALA


1. Kitap yazmaya nasıl başladınız?

Çocukluğumdan beri yazmakla aramda çok güçlü bir bağ vardı. Edebiyat, kendimi en özgür hissettiğim ve aslında kendimi bulduğum alandı. Bazen söyleyemediklerimi yazarak anlatır, bazen de gerçek dünyanın içinde bulamadığım cevapları kelimelerin arasında arardım.
Hayat ilerledikçe başka sorumluluklar, iş hayatı, aile, çocuklar derken yazmak zaman zaman geri planda kaldı; ama içimdeki o bağ hiç kaybolmadı. Sanırım bazı tutkular insanın hayatından çıkmıyor, sadece doğru zamanı bekliyor.
Velenor – İki Dünya Arasında da benim için o zamanın geldiği yer oldu.
Yıllar içinde çok farklı hayatlara ve özellikle kadınların hikâyelerine tanıklık ettim. Dışarıdan son derece güçlü görünen ama içinde büyük savaşlar veren; anne, eş, iş kadını ya da başka birçok kimliğin arasında herkese yetişirken zamanla kendisini unutan kadınlar…
Beni en çok düşündüren soru şuydu: Bir kadın, yıllarca kendisine biçilen bütün rollerden sıyrıldığında geriye kim kalır?
Dyla biraz bu sorudan doğdu.
Onu yazarken yalnızca bir karakter yaratmak istemedim. Okuyan kadının bir yerde durup, “Ben de bunu hissettim” demesini istedim. Çünkü bana göre edebiyatın en büyülü tarafı tam da burada başlıyor: Hiç tanımadığınız bir insanın yazdığı cümlede bir anda kendinizi buluyorsunuz.
Belki de çocukluğumdan beri edebiyata bu kadar bağlı olmamın nedeni buydu. Önce ben kendimi kelimelerin içinde buldum; yıllar sonra da başka insanların kendilerinden bir parça bulabilecekleri bir dünya yaratmak istedim.
Ve böylece Velenor doğdu.
⸻
2. Yazarken tıkandığınız noktalarda kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?

Ben hâlâ el yazısıyla yazıyorum. Kalemle kâğıt arasında benim için çok başka bir bağ var. Düşüncelerimin elimden kâğıda geçtiğini hissetmek, kelimelerin üzerini çizmek, kenarlara küçük notlar almak… Yazma sürecimin bir parçası bunlar.
Tıkandığım zamanlarda ise kendimi yazmaya zorlamıyorum. Çünkü benim için yazmak yalnızca kelimeler üretmek değil, önce o duyguyu gerçekten hissedebilmek.
Bazen kalemi bırakıp müzik dinliyorum, yürüyorum, insanları gözlemliyorum. Bazen geçmişten gelen küçücük bir an, duyduğum tek bir cümle ya da hiç tanımadığım birinin yüzündeki ifade beni yeniden hikâyeye götürüyor.
Bir de karakterlerimle konuşur gibi düşünüyorum. Özellikle Dyla’da bunu çok yaşadım. “Şimdi ne yazmalıyım?” demek yerine, “Dyla şu anda ne hissediyor?” diye soruyorum kendime. Cevabı bulduğumda kalem de yeniden hareket etmeye başlıyor.
Aslında yazarken yaşadığım tıkanıklıkları artık bir engel olarak görmüyorum. Bazen hikâyenin de yazarı gibi biraz susmaya ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
Sonra bir an geliyor, yeniden kalemi elime alıyorum ve kaldığım yerden devam ediyorum.
Çünkü benim için yazmak biraz da şu demek: Zihnimde başlayan bir duygunun, elimden geçerek kâğıtta bir hayata dönüşmesini izlemek.
⸻
3. Yazarken sizi en çok besleyen şey nedir?

Beni en çok insanlar, melodiler ve kokular besliyor.
İnsanları gözlemlemeyi çok seviyorum. Söylediklerinden çok söylemediklerine, sustukları yerlere, gözlerinde bir an belirip kaybolan duygulara dikkat ediyorum. Çünkü bana göre insanın gerçek hikâyesi çoğu zaman anlattıklarında değil, sakladıklarında gizli.
Melodilerin benim üzerimde çok güçlü bir etkisi var. Bazen birkaç nota, yıllardır açılmamış bir kapıyı açıyor. Beni başka bir zamana, başka bir duyguya, hatta unuttuğumu sandığım eski bir “ben”e götürebiliyor.
Kokular da öyle. Bazen tanıdık bir koku, zihninizin çoktan unuttuğu bir anıyı bütün ayrıntılarıyla geri getiriyor. Bir insanı, bir evi, bir mevsimi, hatta o gün hissettiğiniz duyguyu…
Sanırım yazarken beni en çok besleyen şey de bu: Hafızanın görünmez izleri.
Bir melodi, bir koku, bir bakış… Bazen koca bir hikâyenin başlaması için bana tek bir tanesi yetiyor.
⸻

4. Velenor’u yazarken sizi en çok etkileyen duygu neydi?

Sanırım en güçlü duygu kendini yeniden hatırlamaktı.
Hayatın içinde fark etmeden pek çok kimliğe bürünüyoruz. Birinin eşi, annesi, çocuğu, iş arkadaşı, dostu oluyoruz. Sorumluluklarımız çoğaldıkça bazen kendi sesimizi diğer bütün seslerin arasında duyamaz hale geliyoruz.
Dyla’yı yazarken beni en çok etkileyen de buydu: Bir kadının herkese yetişirken kendisine geç kalması.
Ama Velenor benim için yalnızca kaybolmanın hikâyesi değil. Tam tersine, insanın kendisini yeniden bulabileceğine dair bir hikâye. Bazen bunun için hayatınızın altüst olması, bildiğiniz doğruların değişmesi, hatta eski halinizden vazgeçmeniz gerekebiliyor.
Çünkü insan bazen yeniden doğmak için başka biri olmak zorunda değil.
Sadece kim olduğunu yeniden hatırlaması gerekiyor.
Velenor’u yazarken beni en çok etkileyen duygu tam olarak buydu.
⸻

5. Velenor’daki karakterleri oluştururken gerçek hayattan esinlendiniz mi?

Elbette gerçek hayatın izleri var. Çünkü bana göre bir yazar, yaşadığı, gördüğü, duyduğu ve hissettiği her şeyden farkında olmadan bir parça taşıyor yazdıklarına.
Ama Velenor’daki hiçbir karakter tek bir gerçek kişinin karşılığı değil. Onlar, yıllar boyunca tanıdığım insanların, gözlemlediğim hayatların, duyduğum hikâyelerin ve kendi hayal dünyamın birbirine karışmasıyla ortaya çıktılar.
Özellikle Dyla’da birçok kadından izler var. Güçlü görünen ama yorulan, seven ama sorgulayan, bazen kendinden vazgeçen ama bir gün yeniden kendisine dönmeye cesaret eden kadınlardan…
Belki biraz benden, biraz sizden, biraz da hayatımızın bir döneminde karşılaştığımız o kadından.
Çünkü Dyla aslında tek bir kadın değil.
Kendini bir yerlerde unutmuş ama hâlâ içinde onu arayan bütün kadınlardan bir parça.
⸻

6. Yazdığınız karakterlerle duygusal bir bağ kuruyor musunuz?

Kesinlikle. Hatta bazen onların yalnızca benim yarattığım karakterler olduğunu unutacak kadar.
Bir karakteri yazmaya başladığınızda önce siz ona bir hayat veriyorsunuz. Ama bir süre sonra o karakter kendi sesini, kendi duygularını, hatta kendi kararlarını oluşturmaya başlıyor. Bazen benim planladığım yere gitmiyor; beni bambaşka bir yere götürüyor.
Dyla ile aramdaki bağ da böyle gelişti. Onun kırıldığı yerde ben de kırıldım, sustuğu yerde ben de sustum, cesaret ettiği yerde onunla birlikte ben de güçlendim.
Belki kulağa tuhaf gelecek ama bazı sahneleri yazdıktan sonra Dyla’yı düşünmeye devam ettiğim zamanlar oldu. Çünkü bir karakteri gerçekten hissederek yazdığınızda, kalemi bıraktığınız anda onunla ilişkiniz bitmiyor.
Sanırım yazarlığın benim için en büyülü taraflarından biri de bu:
Kâğıt üzerinde yarattığınız bir karakter, bir süre sonra sizin için gerçek bir duyguya dönüşüyor.
Ve sonra kitap yayımlandığında artık yalnızca size ait olmuyor. Her okur Dyla’da başka bir şey görüyor, ona kendi hayatından bir parça ekliyor.
Belki de bir karakterin gerçekten yaşamaya başladığı an tam olarak budur.
⸻

7. Okurlarınızın Velenor’u bitirdiklerinde hangi duyguyla kalmasını istersiniz?

Aslında okurun kitabı kapattığında Dyla’yı değil, biraz kendisini düşünmesini isterim.
Hayatında sustuğu yerleri, vazgeçtiklerini, ertelediklerini… Belki başkalarını mutlu etmek uğruna kendinden ne kadar uzaklaştığını…
Ama Velenor’un insanda bıraktığı duygunun hüzün olmasını istemiyorum. Tam tersine, umut ve cesaret olmasını istiyorum.
Çünkü geçmişimizi değiştiremeyiz ama geçmişimizin bundan sonra kim olacağımıza karar vermesine izin vermek zorunda da değiliz.
Özellikle kadınların kitabı bitirdiklerinde kendilerine şu soruyu sormalarını isterim:
“Ben en son ne zaman kendim için bir şey yaptım?”
Ve belki uzun zamandır erteledikleri bir hayalin, bir kararın ya da sadece kendi seslerinin peşinden gitmek için küçücük de olsa bir adım atsınlar.
Çünkü Velenor bana göre bir kadının başka birine dönüşmesinin değil, zaten içinde var olan kadını yeniden hatırlamasının hikâyesi.
Eğer bir kadın kitabı kapattığında içinden sessizce “Ben de yeniden başlayabilirim” diyorsa, benim için Velenor gerçek anlamda amacına ulaşmış demektir.
⸻

8. İş hayatınızla yazarlık arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Aslında hayatım boyunca tek bir kimliğin içine sığmayı hiç istemedim.
Uzun yıllardır iş hayatının içindeyim. Yönetmek, karar vermek, sorumluluk almak ve sürekli çözüm üretmek zorunda olduğunuz bir dünya bu. Orada daha gerçekçi, daha hızlı ve daha güçlü olmak gerekiyor.
Yazarken ise bambaşka bir tarafım ortaya çıkıyor. İş hayatında aklımla yönettiğim şeyleri, edebiyatta kalbimle anlamaya çalışıyorum.
Bu iki dünyanın birbirine zıt olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, birbirlerini besliyorlar. İş hayatı bana insanı gözlemlemeyi, mücadeleyi, düşüp yeniden kalkmayı öğretti. Yazmak ise bütün o koşuşturmanın içinde durmayı, hissetmeyi ve kendimi duymayı hatırlattı.
Üstelik ben bir anneyim, eşim, iş kadınıyım ve yazarım. Bütün bu kimliklerin arasında kusursuz bir denge kurduğumu söylersem gerçekçi olmaz. Bazen biri diğerinin önüne geçiyor. Ama artık şuna inanıyorum: Denge, her şeye eşit zaman ayırmak değil; hiçbirinin içinde kendinizi kaybetmemek.
Belki Velenor’u yazarken kadınların farklı kimlikleri arasında kendilerini unutmalarına bu kadar dokunmamın nedeni de budur.
Çünkü bugün dönüp baktığımda şunu söyleyebiliyorum:
İş hayatı bana ayakta durmayı öğretti.
Edebiyat ise neden ayakta durduğumu hatırlattı.