GENEL DUYURU

**HOŞGELDİNİZ** BUGÜN SİZLERLE  YAZAR ... İLE YAPTIĞIMIZ RÖPORTAJ İLE KARŞINIZDAYIZ. . *** *** *** NOT: RÖPORTAJ YAPTIRMAK İSTEYENLER MAİL ADRESİMİZDEN İLETİŞİME GEÇEBİLİRLER. *** TAKİPTE KALIN...

KİTABA DAİR YAYIN AKIŞI

**HOŞGELDİNİZ** Kültür ,sanat ve edebiyat konularını içerisine alan geniş çaplı bir vizyon kanalı olan cahit TV sen iyi bir insansın ve her bilginin en sağlıklısına layıksın diyerek ten faydalı bilgiler vererek size yararlı olmaya çalışacak. . *** *** *** *** KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

9 Ekim 2026 Cuma

KİTABA DAİR DERGİ | EKİM 2026 | SAYI 107 | YAZAR BETÜL ÖZKUL

















YAZAR BETÜL ÖZKUL

1. Kitap yazmaya nasıl başladınız?

Yazma eylemi benim için her zaman toplumsal bir gözlem ve itiraz biçimi oldu.
Eskiden distopyaların büyük yıkımlarla, fiziksel acılarla veya dünyayı harabeye
çeviren savaşlarla geleceğine inanırdık. Ancak yanıldığımızı, geleceğin bu büyük
yıkımlarla değil "hızla" geldiğini fark ettiğim an, Bal Küpü'nün tohumları atılmış oldu.
Bizi yakan şeyin somut bir felaket değil, sistem tarafından sessizce dayatılarak kendi
icat ettiğimiz o pürüzsüzlük takıntısı ve daha fazlası  olma arzusu olduğunu kelimelere
dökme ihtiyacı hissettim. Bu bütünleşik 8 öykü, bu durmak bilmeyen performans
koşusunda nefessiz kalanların hikâyesini anlatma dürtüsüyle doğdu.

2. Yazarken tıkandığınız noktalarda kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?

Sistemin o yutucu gürültüsüne ve sağır edici hızına karşı zihnimin de yorulduğu,
tıkandığı anlar elbette oluyor. Böyle zamanlarda kendimi zorlayarak hıza ayak
uydurmak yerine, kitabımın da ana felsefesi olan eylemini
gerçekleştiriyorum. Kendi gerçeğime dönüp, o saf sükûnete sığınıyorum. Çoğu zaman
her şeyin bir veriye dönüşmediği o yavaş ve sahici anlara duyduğum özlemle, bütün
ekranları kapatıp sadece sessizliğin sesini dinliyorum. Bizi esir alan o dijital
uyaranlardan tamamen kopup zihnimin kendi doğal ritmini bulmasını bekliyorum.
Bazen en büyük motivasyon ve devrim, sadece durmaktır.

3. Kitabınızı ilk elinize aldığınızda neler hissetmiştiniz?

Birbirine yabancı görünen ama aslında aynı sistemin içinde koşuşturan insanların
hikayelerini fiziksel bir bütün olarak avuçlarımda tutmak muazzam bir histi. Bu
çalışmam, sadece bir bilimkurgu masalı değil; bugün cebimizde taşıdığımız ekranların,
performans raporlarımızın ve modern bir hastalık olan tükenmişlik/depresyon"
kavramlarının birkaç adım ötesi. Her şeyin saniyeler içinde tüketilip silindiği uçucu bir
çağda, o sayfaların fiziksel ağırlığını hissetmek, benim için isyanımın sessiz bir
bayrağı gibiydi.

4. Kitabınızın ana teması nedir?

Kitabımın ana teması; geç kapitalizmin, performans kültürünün ve bitmek bilmeyen
teknolojik hızın insan bedenini ve duygularını nasıl nihai bir metaya dönüştürdüğüdür.
Sistem bize acı çektirerek değil, aksine acı çekme yetimizi elimizden alarak bizi
insanlığımızdan koparıyor. İnsanların kendi icat ettikleri görünmez baskı araçları ve
sistemin asla durmamayı emreden düzenekleri içinde nasıl yabancılaştığını
inceliyorum. Özetle, Bal Küpü insanlığın elinde kalan son direniş kalesinin "durmak"
olduğunu anlatan bir sosyolojik eleştiridir.

5. Yazma sürecinizde kullandığınız teknikler nelerdir?

Yazarken ağırlıklı olarak sosyolojik kuramları ve edebi kurguyu harmanlıyorum.
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu veya Guy Debord’un Gösteri Toplumu gibi
felsefi zeminler üzerinden karakterlerimin psikolojik haritalarını çıkarıyorum. Ayrıca
görsel düşünmeyi çok seven bir yazarım. Bir sahneyi yazmadan önce, o sahnenin
sinematik görsellerini tasarlıyor, atmosferi zihnimde bir film karesi gibi canlandırıp
ondan sonra kelimelere döküyorum. Bu da metinlerimin atmosferini çok daha sahici
kılıyor diye düşünüyorum.

6. Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve bunları nasıl aşarsınız?

En büyük zorluk, son derece steril ve teknolojik bir distopya evreni yaratırken, insanın
o ilkel, çiğ ve gerçek duygularını metinde canlı tutabilmekti. Distopik bir kurguda
teknoloji tasvirlerinin karakterin ruh halini yutması riski her zaman vardır. Bunu
aşmak için empatiye tutunuyorum; yoksunluğun o keyifsiz gerçeğini, bir annenin
çocuğuna duyduğu sevgiyi veya sokakta kalmanın dondurucu soğuğunu filtrelemeden,
en saf haliyle metne yedirmeye çalışıyorum.

7. Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?

Kitabımın ithafında oğlum Mert'e söylediğim gibi: Büyüdükçe etrafınızı saracak olan
o sağır edici hızın içinde, kendi gerçeğinizi kurgulamaktan ve o saf sükûnete
sığınmaktan asla vazgeçmeyin. Bizi insanlığımızdan koparan o pürüzsüzlük takıntısına
kapılmayın. Sistemin dayattığı o sürekli daha fazlası; olma arzusu yerine, kusurlu
kendinize sahip çıkın. Durmayı unutmayın.

8. Bize kendinizden bahseder misiniz?

İstanbul'da yaşayan bir yazar, hibrit eğitim içerik üreticisi ve robotik kodlama
eğitmeniyim. Tarih, İktisat, Kodlama & Web Tasarımı ve Avrupa Birliği çalışmaları
gibi farklı disiplinlerdeki eğitim geçmişimi, edebiyat ve teknolojiyle birleştirerek
üretim yapıyorum. Uzun yıllardır teknoloji ve eğitim alanının içinde olmam,
dijitalleşmenin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini çok yakından gözlemlememi
sağladı. Bu gözlemleri de edebi bir kurguyla harmanlayarak öykülerimde anlatmayı
seçiyorum.

4 Ekim 2026 Pazar

KİTABA DAİR DERGİ | EKİM 2026 | SAYI 106 | YAZAR AYSİM ALTAY















YAZAR AYSİM ALTAY

1. Yazmaya nasıl başladınız ve edebiyata olan ilginiz nasıl gelişti?

Sanırım ben yazmaya başlamadan önce insanları okumaya başladım. Çok iddialı bir söz bu biliyorum ama çevremdekilerden sıkça “İçimi mi görüyorsun sen benim?” sözünü duydum.
İnsanların ne söylediklerinden çok, bazen neyi söylemediklerini merak ederim. Bir cümlenin ortasında neden durdular, neden tam o anda sustular, yüzleri başka bir şey söylerken ağızlarından neden bambaşka bir cümle çıktı... Bunlar hep ilgimi çekti.
Bir süre sonra fark ettim ki insan zihni gerçekten çok tuhaf bir yer. İçeride aynı anda korku, umut, geçmiş, gelecek, mantık, saçmalık... hepsi oturmuş sohbet ediyor. Ben de galiba yıllardır o masaya kulak misafiri oluyorum.
Bilgisayarda bir sorun olduğunda sistemin mantığını çözmeye çalışırsınız. İnsan söz konusu olduğunda ise iş biraz karışıyor. Çünkü insan aynı girdiye her zaman aynı çıktıyı vermiyor. İyi ki de vermiyor.
Belki yazmaya bu nedenle ihtiyaç duydum.
Bilim insana çok şey açıklıyor ama bazen bir insanın yalnızlığını, bir ayrılığın bıraktığı izi ya da yıllar sonra hatırlanan küçücük bir bakışı anlatmaya formüller yetmiyor.
Orada davranış bilimleri ve edebiyat başlıyor.
Ben yazarken okura bir şey öğretmekten çok onun yanına oturmak istiyorum. “Bak, ben böyle bir şey gördüm,” diyorum.
“Senin hayatında bunun karşılığı ne?”

2. Edebiyat yolculuğunuzda size ilham veren yazarlar veya eserler hangileridir?

Ben galiba bana cevap veren yazarlardan çok, bana soru bırakan yazarları seviyorum.
Bir kitabı bitirip “Ne güzel kitaptı,” deyip kapatmak güzel elbette. Ama benim asıl sevdiğim, kitabı kapattıktan sonra mutfağa gidip çay demlerken hâlâ onu düşünmek.
Hatta bazen daha da kötüsü...
Gece yatağa giriyorsunuz, ışığı kapatıyorsunuz ve kitap size hâlâ soru soruyor. “Şimdi bunu düşünmenin sırası mıydı?” diyorsunuz.
Ama işte iyi edebiyat biraz böyle rahatsız edici olmalı bence. Sait Faik Abasıyanık’ın “Hişt Hişt” seslenişini duymam, Eduardo Galeano’nun “Şu uygar insanlar ne tuhaf! Hepsinin kollarında saatleri var, ama hiçbirinin zamanı yok” diye aklımın dizginlerini eline alışını hissetmem, tam da bu satırları yazarken trenin raylarla girdiği muhabbete bakıp, Nazım Hikmet’in “Memetçik Memet...” seslenişini duymam gibi

Yıllarca çok farklı kültürlerden insanlarla çalıştım. Seksenin üzerinde ülkeden insana eğitim verdim. Diller, kültürler, gelenekler, yönetim biçimleri değişiyor.
Ama sonra biri annesinden söz ediyor...
Biri başarısız olmaktan korktuğunu anlatıyor...
Biri çocuğuyla kuramadığı ilişkiden...
Biri sevdiği insana söyleyemediği bir cümleden...
Ve birden bütün o kültürel mesafeler ortadan kalkıyor.
O zaman şunu çok güçlü biçimde hissediyorsunuz: Coğrafyamız farklı olabilir ama insanlığımız birbirine çok yakın.
Belki edebiyatta da beni en çok etkileyen şey bu. Bir yazar Tokyo’da, Paris’te, İstanbul’da ya da dünyanın başka bir köşesinde yaşamış olabilir. Yüz yıl önce yazmış olabilir. Ama bir cümlesini okuyorsunuz ve:
“İşte bu benim,” diyorsunuz. Edebiyatın mucizesi biraz burada.

3. Yazma sürecinizde ilham almak ve yaratıcılığınızı beslemek için neler yaparsınız?

Benim ilham perim çoğu zaman havaalanında yan koltukta oturuyor.
Bazen kafede önümdeki masada kavga ediyor.
Bazen sokakta telefonla konuşuyor.
Bazen de hiç tanımadığım iki insanın vedalaşmasını izliyorum ve zihnim hemen çalışmaya başlıyor:
“Bunlar kim?”
“Niye ayrılıyorlar?”
“Gerçekten ayrılıyorlar mı?”
“Yoksa biri birazdan geri mi dönecek?”
Beyin çok tehlikeli bir şey. Ona küçücük bir sahne veriyorsunuz, size üç bölüm dizi yazıyor.
Ben kendimi bir çocuğun oyuncakçı dükkanında hissettiği gibi hissediyorum yaşamın içerisinde. Her an bir define sandığı adeta. Merakla izliyorum.

İnsanları, şehirleri, ilişkileri, küçük jestleri...
Bir toplantıda herkes “evet” derken sessiz kalan kişiyi fark ediyorum...
Bir insan “ben iyiyim” dediğinde sesindeki küçücük değişikliği...
Bir yöneticinin söylediği cümleden çok, o cümleyi nasıl söylediğini...
Ve çok soru soruyorum.
“Başka türlü olabilir miydi?”
“Onun yerinde olsaydım ne yapardım?”
“Acaba gördüğümüz şey gerçekten gördüğümüz şey mi?”
Belki yaratıcılığın en önemli yakıtı meraktır.
Bir de “başka ne mümkün?” sorusu.
Çünkü hayat çoğu zaman bize bir tek seçenek varmış gibi davranıyor. Oysa biraz kenara çekilip baktığınızda genellikle birkaç kapı daha görüyorsunuz.
Benim yazarken en sevdiğim anlardan biri de o kapılardan birini bulduğum an.

4. Eserlerinizdeki karakterleri ve hikâyeleri oluştururken hangi yöntemleri kullanırsınız?

Bir karakteri yaratırken önce onun bizden birisi olmasına özen gösteririm. Her birimiz bir dünyayız ve anlamaya çalışan gözlerle bakarsak eğer küçük birer mucizeyiz. İyi yanlarımızla, sorunlu taraflarımızla, çelişkilerimizle...
Çok güçlü görünen birinin arkalarda bir yerlerde bir korkusu olabilir. Çok neşeli birinin büyük bir yalnızlığı olabilir. Herkese öğüt veren bir insan kendi hayatında ne yapacağını hiç bilmiyor olabilir. Zaten gerçek hayatta da öyle değil miyiz?
Hepimiz biraz tutarsızız. Sabah çok olgun kararlar alıp öğleden sonra tamamen duygusal davranabiliyoruz. İnsan olmak biraz böyle bir şey.
Bir karakter kapının önünde beş saniye fazla bekler. Telefonu eline alır, aramaz. Bir cümleyi söyleyecekken vazgeçer. Ve biz o beş saniyelerin, o tereddütlerin içinde koskoca birer hayat olduğunu hissederiz.
Ben sanırım yarattığım karakterleri biraz böyle seviyorum. Açıklanmayan yerleri olan insanlar olarak. Çünkü hepimizin açıklanmayan yerleri var.
Bir de mekân çok önemli.

Bir aşk İstanbul’da başka türlü yaşanır, Venedik’te başka. Bir ayrılık Lizbon’da başka hissedilir, Ankara’da başka. Şehir sadece fon değildir. Bazen karakterlerden biridir. Son kitabımda bunu daha da çok hissettim.

5. Yazarlık kariyeriniz boyunca karşılaştığınız en büyük zorluklar neler oldu ve bu zorlukları nasıl aştınız?

Bilgisayar mühendisliğinden davranış bilimlerine, oradan yönetim bilimlerine ve nörobilime uzanan yol dışarıdan bakınca biraz dağınık görünüyor, değil mi?
Ama yıllar sonra dönüp baktığımda aslında hiçbiri birbirinden kopuk değilmiş. Bilgisayar mühendisliği bana sistemli düşünmeyi öğretti. Davranış bilimleri insana bakmayı. Nörobilim zihnin arka odasını biraz olsun görmeyi. Koçluk soru sormayı. Yazarlık ise bütün bunları aynı masada buluşturdu.
En büyük zorluklardan biri galiba insanın kendisine yapıştırdığı etiketlerden kurtulması. “Ben buyum.”
“Ben bunu yaparım.”
“Ben bunu yapamam.”
Bu cümleler bazen insanı koruyor ama bazen de hapishaneye dönüşüyor.
İdealist yanım bana yardım ediyor bu durumlarda. Hâlâ insanın gelişebileceğine inanıyorum.
Hâlâ iyi bir eğitimle, doğru bir soruyla, bazen tek bir insanın başka türlü davranmaya karar vermesiyle bir şeylerin değişebileceğine inanıyorum.
Dünyanın çok farklı yerlerinden insanlarla çalışınca insan hem umutlanıyor hem de öğrenmenin sonsuz bir evren olduğunu fark ediyor.
Ben zorlandığım zamanlarda genellikle aynı soruya dönerim: “Peki, öyleyse?”
Yani...
Durum bu.
Şimdi ne yapabiliriz?
Ben bu soruyu çok seviyorum. Çünkü insanı geçmişten alıp bugüne getiriyor.

6. Eserlerinizde gerçek hayattan esinlenen karakterler veya olaylar var mı?

Elbette var.
Ama bunu söylediğim anda beni tanıyan herkes kitapları eline alıp dedektifliğe başlamasın. “Bu kesin filanca!”
Hayır. Ben insanları birebir yazmıyorum. Hayat bana parçalar veriyor. Birinin söylediği tek bir cümle... Başka birinin yıllar önce yaptığı bir seçim... Bir eğitim sırasında karşılaştığım bir bakış... Bir şehirde gördüğüm küçücük bir sahne... Sonra bunlar zihnimde birbirine karışıyor.
Üstelik insanların hikâyelerinin ayrıntıları farklı, duygularının özü çok benzer.
Bir ülkede adına başarı diyoruz, başka bir yerde sorumluluk.
Bir yerde aile baskısı, başka bir yerde toplumsal beklenti.
Kelimeler değişiyor. Ama “Yeterli miyim?”, “Seviliyor muyum?”, “Doğru hayatı mı yaşıyorum?” gibi sorular dünyanın pek çok yerinde aynı.
Belki kitaplarımdaki karakterlerin tanıdık gelmesinin nedeni budur. Onlar tek bir kişi değiller. Biraz hepimizden var içlerinde.

7. Yazarken sizi en çok heyecanlandıran veya mutlu eden şey nedir?

Ve bunun önemli olduğuna inanıyorum.Okurun bir cümlede durma ihtimali. Benim için bundan daha güzel bir şey yok. Bir cümleyi okuyor...
Duruyor. Belki kitabı kapatıyor. Belki pencereye bakıyor. Belki yıllardır düşünmediği bir şeyi düşünüyor. Ve belki kendisine küçük bir soru soruyor.
“Ben neden böyle yapıyorum?”
“Ben aslında ne istiyorum?”
“Başka türlü olabilir mi?”
İşte o an çok kıymetli.
İnsanlara ne düşüneceklerini söylemek istemiyorum. Zaten hayatımız boyunca yeterince insan bize ne düşünmemiz, nasıl yaşamamız, neyin doğru olduğunu söylüyor.
Ben biraz daha farklı bir şey yapmak istiyorum: Kişinin kendi sesini duymasına küçük bir alan açmak.

Bir insan kendisini biraz daha iyi anlarsa, bir başkasına da biraz daha iyi davranabilir diye düşünüyorum.

8. Bize kendinizden bahseder misiniz?

İşte en zor sorulardan birisi bu. Çünkü ne söyleyeceğim? Bilgisayar mühendisi olduğumdan mı bahsedeceğim, uzun süredir Davranış Bilimleri ve Yönetim Bilimleri alanında eğitimler verdiğimden, koçluklar yaptığımdan mı, sporcularla ve kurumlarla çalıştığımdan mı?
Ama bütün bunların dışında galiba beni en çok şu tanımlıyor: Ben meraklı bir çocuk ruhuna sahibim.
İnsanı merak ediyorum.
Hâlâ.
Bunca yıl sonra bile.
Bir insanın neden değiştiğini, neden değişemediğini...
Bir grubun nasıl takım olduğunu...
Bir liderin neden bazen insanları büyüttüğünü, bazen küçülttüğünü... Beynimizin bize oynadığı küçük oyunları...
Aşkı...
Ayrılığı...
Şehirleri...
Yaş almayı...
Umut etmeyi...
Ve hayatın bütün o küçük, tuhaf ayrıntılarını.
Ben hep yaşamın içinde olmayı sevdim.
Ve istiyorum ki...
Yazdıklarım aracılığıyla kişilere de o sevgiyi, o meraklı gözleri, o kendi hikayelerini bulma sevdasını bulaştırabileyim.