GENEL DUYURU

**HOŞGELDİNİZ** BUGÜN SİZLERLE  YAZAR ... İLE YAPTIĞIMIZ RÖPORTAJ İLE KARŞINIZDAYIZ. . *** *** *** NOT: RÖPORTAJ YAPTIRMAK İSTEYENLER MAİL ADRESİMİZDEN İLETİŞİME GEÇEBİLİRLER. *** TAKİPTE KALIN...

KİTABA DAİR YAYIN AKIŞI

**HOŞGELDİNİZ** Kültür ,sanat ve edebiyat konularını içerisine alan geniş çaplı bir vizyon kanalı olan cahit TV sen iyi bir insansın ve her bilginin en sağlıklısına layıksın diyerek ten faydalı bilgiler vererek size yararlı olmaya çalışacak. . *** *** *** *** KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2026 Pazar

YAZAR NURAY ÖZKAN

1. Kitap yazmaya nasıl başladınız?

Aslında ben bu kitabı yazmaya karar vermedim; biraz hayat beni oturttu. Hatta tam olarak oturtmadı, yatırdı.
Yıllardır yazıyordum. Not defterlerim, yarım kalmış fikirlerim, “bir gün bunlardan bir şey çıkar” dediğim sayfalarım vardı. Ama hiçbirini açıp kitaba dönüştürmedim. Sonra ciddi bir bel fıtığı yaşadım ve doktor bana istirahat verdi. Benim gibi sürekli hareket eden, çalışan, planlayan, bir sonraki işi düşünen biri için “hiçbir şey yapmadan yatmak” neredeyse hastalığın kendisinden daha zor bir teşhisti.
Kitapta bir yerde, “Bedenim ‘Dur!’ dedi; ben ise ilk kez gerçekten durdum.” diyorum.
Fakat çok komik olan şu ki, ben durmayı bile beceremedim. Doktor “En az üç gün oturmak yok,” dediğinde benim cevabım “Tamam, yazı yazarım,” oldu. Kitapta da bununla dalga geçiyorum: “Yani teknik olarak oturmuyorum ama evreni kandırmaya çalıştığım kesin.” Laptop dizlerimde, ben yatakta; beden istirahatte ama zihin hâlâ mesaiye devam ediyor.
Sanırım kitap tam da o çelişkiden doğdu. Dinlenmeyi öğrenmeye çalışırken dinlenemeyen bir kadının zihnini yazmaya başladım.
Başlangıçta “kitap yazıyorum” diye düşünmedim. Aklımdan geçenleri yazıyordum. Sonra yazdığım cümleye başka bir ses itiraz etmeye başladı. Onu da yazdım. Bir başkası o itiraza itiraz etti, onu da içeri aldım. Böylece kitabın İç Ses'i ve Editör Notu kendiliğinden ortaya çıktı. Bir noktada kendi zihnimi susturmaya çalışmak yerine hepsine mikrofon vermenin çok daha eğlenceli olduğunu fark ettim. Kitapta buna, “Bir insan kendi zihnini canlı yayına alabilir mi? Deniyorum.” diyorum.
Sonra mesele yalnızca bel fıtığı olmaktan çıktı. Yıllardır neden sürekli yaptığımı, yetiştiğimi, kontrol ettiğimi; durduğumda neden suçluluk duyduğumu ve neden sanki ben durursam sistem çökecekmiş gibi yaşadığımı görmeye başladım.
Ve sonunda kitabın adına dönüşecek şeyi gerçekten yaşadım:
“Sonra bir gün durdum.
Dünya dönmeye devam etti. Açıkçası... bunu pek beklemiyordum. (Biraz alınmış olabilirim.)”
Galiba Ben Dinlenince Dünya Çökmedi böyle başladı: Bedenim durdu, zihnim konuşmaya devam etti. Ben de mikrofonu açtım.

2. Yazarken tıkandığınız noktalarda kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?

Galiba bu soruya biraz tersinden cevap vermem gerekiyor: Ben yazarken pek tıkanmıyorum. Benim problemim genellikle ellerimin kafamdan geçenlere yetişememesi.
Ben Dinlenince Dünya Çökmedi bunun en uç örneğiydi. Doktor üç günlük yatak istirahati verdiğinde laptopu yanıma aldım ve o üç günlük yatak istirahatinde kitabı bitirdim. Bir noktada ellerimin ağrıdığını hatırlıyorum; zihnim hâlâ devam etmek istiyordu ama bedenim artık yetişemiyordu.
Kitapta bunu çok gerçek haliyle yazmışım: “Bedenim yatakta ama zihnim hâlâ koşuyor.” Birkaç satır sonra doktorun “En az üç gün oturmak yok” dediğini, benimse buna “Tamam, yazı yazarım” diye cevap verdiğimi anlatıyorum. Sanırım benim yazma biçimimi bundan daha iyi anlatan bir sahne yok.
Gecenin üçünde uyanıp yazdığım da oldu. Çünkü zihnim “yarın devam ederiz” konusunda pek iyi değil. Bir düşünce geldiğinde arkasından başka bir düşünce, sonra başka bir bağlantı geliyor. Yazarken kendimi motive etmeye değil, daha çok bu akışa yetişmeye çalışıyorum.
Aslında yıllarca hayatı da biraz böyle yaşadım. Beden yorulsa bile beyin hep galip geldi. Kitabın ortaya çıkışında da bunun büyük payı var; fiziksel olarak durmak zorunda kaldığım halde zihinsel olarak duramadım.
Şimdi değişmeye çalışan tarafım tam da burası. Düşüncelerimin hızı pek değişmedi. Hâlâ çok hızlı düşünüyorum, hâlâ bir şey diğerini çağırıyor. Ama artık her düşüncenin peşinden hemen koşmak zorunda olmadığımı öğrenmeye çalışıyorum.
Bazen kendime “Bir dakika” diyebilmek bile benim için yeni bir şey.
Öğrendim mi? Tam olarak değil.
Ama fena gitmiyor.

3. Kitabınızı ilk elinize aldığınızda neler hissettiniz?

Çok garip ama bana kızımı doğurduğum zamanı hatırlattı.
Zeynep’e dokuz ay hamileyken sanki her şey kontrolümdeydi. Çocuk içeride, benimle birlikte; insan nedense hep orada kalacakmış gibi hissediyor. Sonra doğuyor ve birdenbire o kontrol duygusunun yerini panik alıyor. O kadar küçük geliyor ki... Elimden düşecek, dışarı çıkarırsam neredeyse uçup gidecek sanıyordum. Günlerce evden çıkmak istemediğimi hatırlıyorum. İlk kez arabaya bineceğimizde bebek koltuğunu nereye koyacağımı bile şaşırmıştım.
Kitabı ilk elime aldığımda buna çok benzeyen bir şey hissettim.
Aylar boyunca bilgisayarımın içindeydi. Cümlelerini değiştirebiliyordum, silebiliyordum, yeniden yazabiliyordum. Benimleydi ve bir anlamda hâlâ benim kontrolümdeydi. Sonra basıldı.
Ve artık dışarıdaydı.
Üstelik kitabım basıldığında ben Meksika’daydım. İnsanlar benden önce kitabımı ellerine almaya başladılar. Bana fotoğraflar geliyordu; benim hâlâ ekrandan baktığım şeyi başkaları tutuyor, açıyor, okuyordu. Türkiye’ye dönüp kendi kitabımı ilk kez elime aldığımda sanırım en güçlü his “gurur”dan önce koruma içgüdüsüydü. Çok tanıdık ama birdenbire benden ayrı bir şey olmuştu.
Belki annelikle yazarlığın tuhaf biçimde benzediği yer burası. Bir şeyi uzun süre içinde taşıyorsunuz. Size ait olduğunu sanıyorsunuz. Sonra dünyaya geliyor ve aslında görevinizin onu sonsuza kadar tutmak değil, bırakmak olduğunu anlıyorsunuz.
Bu benzetmenin ayrıca benim için çok özel bir tarafı var. Kitabın kapak fotoğrafını ve tasarımını Zeynep yaptı. Kitabı da ona ithaf ettim. İthafta ona, “Bana bırakmayı öğreten ama beni hiç bırakmayan kıza. Benim en güzel öğretmenime.” diye sesleniyorum.
Şimdi kitabı hiç tanımadığım insanların ellerinde, altı çizilmiş, post-it’lerle dolmuş görünce o ilk panik geçti.
Çocuk büyüdü galiba. Evden de çıktı.
Ve sanırım artık nereye gideceğini kontrol etmek istemiyorum.

4. Kitabınızın ana teması nedir?

Sanırım beni en çok zorlayan soru bu.
Birisi bana “Kitabınızın konusu ne?” dediğinde bile bazen birkaç saniye boşluğa baktığım oluyor. Hatta kitap yanımdaysa işi kolaylaştırıp “Arka kapağı okuyun, orada benden daha iyi anlatıyor,” dediğim bile oluyor.
Çünkü Ben Dinlenince Dünya Çökmedi bir ana fikir belirleyip onun etrafında yazdığım bir kitap değil. Yazmaya başlamadan önce bir plan çıkarmadım. “Şu kadar bölüm olacak, bunların başlıkları bunlar, burada şunu anlatacağım” demedim. Kitabın adı bile en başta yoktu. O da yazarken, kitabın içinden çıktı.
Satırlar aktı, ben yazdım.
Bu yüzden bölümleri biraz birbirinden bağımsız ama aynı zihnin içinden geçen hikâyeler gibi. Bazen Netflix’teki bir diziye benzetiyorum: Bölümler birbirinin devamı olmak zorunda değil ama herhangi birini izlediğinizde o dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlıyorsunuz.
O nedenle bugün bana “Ana teması nedir?” diye sorduğunuzda vereceğim cevapla, kitabı altı ay sonra yeniden açtığımda vereceğim cevap bile aynı olmayabilir.
Bazen baktığımda durmak diyorum. Çünkü her şey benim fiziksel olarak durmak zorunda kalmamla başladı. Sürekli yapan, yetişen, düşünen bir insanın durduğunda başına ne geldiğini anlatıyor.
Sonra başka bir yerden bakıyorum ve “Hayır, aslında bunun altında korku var” diyorum. Kim ne der korkusu. Durma korkusu. Yetişememe korkusu. Geride kalma korkusu. Kontrolü bırakırsam ne olur korkusu... Kitapta korkunun bu kadar çok farklı kılığa girmesi herhalde tesadüf değil.
Başka bir gün açıyorum, bu kez bana teslimiyet kitabı gibi geliyor. Kontrol etmekle bırakmak arasındaki o uzun mesafe...
Belki de bu yüzden kitabın ana temasını tek kelimeyle söylemekte zorlanıyorum. Çünkü ben onu yazarken tek bir cevap aramıyordum.
Belki kitabın ana teması, kitabın tamamı.
Ve sanırım okuyan herkes de o bütünün içinden kendine başka bir tema seçiyor. Birisi dinlenmeyi görüyor, birisi korkuyu, birisi kontrolü, birisi suçluluğu, bir başkası sadece zihninin hiç susmamasını.
Ben yazarken hangisinin ana tema olduğuna karar vermedim. Sadece zihnimin kapısını açtım. İçeride ne varsa yazdım.

5. Yazma sürecinizde kullandığınız teknikler nelerdir?

Buna “teknik” diye cevap vermek benim için biraz zor, çünkü kitabı yazarken bilinçli olarak kullandığım bir yazarlık tekniği olduğunu söyleyemem. Hatta sanırım tam tersini yaptım: Zihnim nasıl çalışıyorsa öyle yazdım.
Benim zihnim oldukça kalabalık ve çok hızlı yer değiştiriyor. Bedenim bir yerdeyken zihnim bambaşka yerlerde olabiliyor. Sabah YouTube’da bir şey açıyorum, birkaç dakika sonra kendimi İtalya’da bir kasabayı araştırırken buluyorum. Oradan başka bir şey çağrışıyor, bir bakmışım Met Gala’dayım. Bazen zihinsel olarak MIT’de çay molası veriyorum. Ve bütün bunlar bana son derece normal geliyor.
Kitabı yazarken ilk kez bu dağınıklığı düzeltmeye çalışmadım.
Bir düşünceden diğerine geçiyorsam geçtim. Bir cümlenin ortasında İç Ses araya girdiyse onu da yazdım. Sonra o İç Ses’e başka bir tarafım itiraz etti; o da Editör Notu oldu. Bazen korku konuştu, bazen vicdan, bazen beden... Bir süre sonra hepsinin kendi sesi ve karakteri oluşmaya başladı.
Sanırım kitabın alt başlığı olan “Zihnimin İçinden Canlı Yayın” da tam olarak bunu anlatıyor.
Kitapta bir yerde kendime şu soruyu soruyorum: “Bir insan kendi zihnini canlı yayına alabilir mi? Deniyorum.”
Belki benim kullandığım en belirgin teknik buysa, adı sansürlememek olabilir.
Çünkü normalde yazarken düşüncelerimizi düzenleriz. Tekrarları çıkarırız, konudan konuya atlamamaya çalışırız, “Bunu böyle söylersem ne düşünürler?” diye düzeltiriz. Ben bu kitapta mümkün olduğunca bunu yapmamaya çalıştım. Zihnin o ham hâlini, kendi kendisiyle tartışmasını, korkmasını, saçmalamasını, ciddi bir şey düşünürken birden komik bir yere sapmasını korudum.
Mizah da sonradan eklediğim bir teknik değildi. Ben zaten böyle düşünüyorum. Ciddi bir şey anlatırken beynimin bir köşesinden mutlaka biri çıkıp ciddiyeti bozuyor. Kitapta da onu susturmadım.
O yüzden tekniklerimi sıralamam gerekirse uzun bir edebiyat listesi çıkaramam.
Ben zihnimi düzenleyip kitaba çevirmedim. Zihnimin çalışma biçimini kitabın biçimine çevirdim.
Galiba benim yazma tekniğim de bu.

6. Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve bunları nasıl aşarsınız?

Yazarken karşılaştığım ilk zorluk biraz fiziksel aslında: Beynim çok hızlı çalışıyor ve ellerim bazen ona yetişemiyor.
Özellikle bu kitabı yazarken bunu çok yaşadım. Bir düşünceyi yazarken arkasından üç tane daha geliyordu. Birini kaybetmemek için diğerini aklımda tutmaya çalışıyordum. Üç günlük yatak istirahatinde kitabı bitirdiğim o süreçte bir noktada ellerimin gerçekten ağrıdığını hatırlıyorum. Zihnim hâlâ devam edebilecek durumdaydı ama bedenim “Ben buraya kadar” diyordu.
Fakat benim için asıl zorluk yazmak değil, yazdığıma sonradan dokunmamak.
Çünkü ilk hâli çok hızlı geliyor. Düşünce geliyor, cümle geliyor, arkasından bir başkası geliyor. O sırada sorun yok. Sorun, ertesi gün dönüp yazdığımı okumaya başladığımda çıkıyor.
Bir anda içimde küçük bir kurul toplanıyor.
“Bu fazla mı açık?”
“Bunu böyle söylemesen mi?” “Burayı daha edebî yazabilirdin.” “İnsanlar bunu nasıl anlayacak?” “Bu komik mi gerçekten?”
“Bu fazla sen.”
Hatta kitapta bunu çok açık anlatıyorum: “Bir şeyi yazmaya çalışırken onu bozma refleksim var.” Sonra farklı Nuray’ların yazdığım şeye tek tek müdahale etmeye başladığını ve bu hızla gidersem ortaya kitap değil, “taslak mezarlığı” çıkacağını söylüyorum.
Sanırım benim asıl zorluğum burada başlıyor: Mükemmelleştirmeye çalışırken kendimi metinden silmek.
Çünkü bir cümleyi yeterince uzun süre düzeltirseniz sonunda kusursuz olabilir ama artık size ait olmayabilir.
Bu kitapta bunu aşmanın yolunu biraz tesadüfen buldum. Kendimi eleştiren sesleri susturmak yerine onları da kitaba aldım. “Bu fazla” diyeni de yazdım, korkanı da, dalga geçeni de. Böylece normalde yazmayı zorlaştıracak şeyler kitabın malzemesine dönüştü.
Bir başka zorluk da “Kim ne der?” meselesiydi. Çünkü insan kurmaca bir karakterin arkasına saklanmadığında, kendi zihnini bu kadar açık yazmak biraz ürkütücü. Bir noktada şunu fark ettim: Yazdığım her cümleyi herkesin onaylayacağı hâle getirmeye çalışırsam geriye benim sesimden pek bir şey kalmayacak.

Kitabın girişinde bunu anlatırken bir cümleyi yazıp sildiğimi ve gerekçemin “Bu fazla ben.” olduğunu söylüyorum. Sonra fark ettiğim şey şu oluyor: “Yıllardır ‘doğru şekle sokmaya’ çalıştığım her şeyin içinde aslında kendimi saklıyormuşum.”
Bugün hâlâ yazdığımı tekrar tekrar okuyorum, değiştiriyorum, siliyorum. O tarafım ortadan kalkmadı.
Ama artık kendime başka bir soru sormaya çalışıyorum:
“Bu cümle kusursuz mu?” değil, “Bu cümle hâlâ benim mi?”
İkincisinin cevabı evetse, bırakmaya çalışıyorum. “Çalışıyorum” kısmının altını çizelim.
Çünkü o kurul hâlâ görevde.

7. Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?

Var. Hatta galiba kitap bittikten sonra geriye tek bir şey bırakabilseydim, şu olurdu: Kendinize biraz daha az yüklenin.
Çünkü çoğumuz hayatı yalnızca yaşamıyoruz; bir de sürekli kendimizi yaşarken değerlendiriyoruz. Doğru mu yaptım, yeterince iyi miyim, daha fazlasını yapmalı mıydım, neden yoruldum, neden korktum, neden hâlâ bunu aşamadım, başkaları ne düşünür...
İnsan bazen kendi hayatının içinde yaşamaktan çok, kendi performans değerlendirmesinde yaşıyor.
Ben de yıllarca böyle yaşadım. Güçlü olmak, yetişmek, çözmek, kontrol etmek... Dinlenirken bile suçluluk duymak. Bir şey yapmıyorsam sanki bir şeyleri ihmal ediyormuşum gibi hissetmek.
Oysa bu kitabı yazarken fark ettiğim şeylerden biri şuydu: İnsan her hissettiğini çözmek, her korkusunu yenmek, her eksik gördüğü tarafını tamir etmek zorunda değil.
Belki bazen sadece fark etmek yeterli.
Kitabın başında özellikle şu cümleyi yazdım:
“Bu kitap seni düzeltmeye çalışmıyor. Çünkü bozuk değilsin.”

Sanırım okuyucuya söylemek istediğim şey de tam olarak bu.
Ben size “Ben yaptım, siz de böyle yapın” demiyorum. Zaten kitabı yazarken bütün cevapları bulmuş değildim; bugün de bulmuş değilim. Korkuyorum, bazen yine gereğinden fazla düşünüyorum, kontrol etmeye çalışıyorum, zihnim hâlâ benden habersiz toplantılar düzenliyor.
Ama artık kendimi bunları yaptığım için eskisi kadar hırpalamamaya çalışıyorum.
Kitap çıktıktan sonra hiç tanımadığım insanların paylaşımlarını görmeye başladım. Altı çizilmiş cümleler, renkli post-it’lerle dolmuş sayfalar... Bazen benim yazarken üzerinde birkaç saniye durduğum bir cümlenin, başka birinin hayatında çok daha büyük bir yere dokunduğunu görüyorum.
O zaman şunu düşünüyorum:
Bir kişi bile okurken kendinden bir parça bulsa, bir cümlenin üzerinde biraz dursa, kendine başka bir yerden baksa... ne mutlu bana.
Gerisi gerçekten teferruat.
Ve kitabı kapattığınızda dünyanızın değişmesini istemiyorum. Belki sadece kendinize baktığınız yer bir santim değişsin. Bazen bir hayat için bir santim yeter.

8. Kendinizden bahseder misiniz?

Ben sanırım en çok merak eden biriyim. Bir de pek yerimde duramıyorum.
Ama bunun yalnızca seyahat etmekle ilgisi yok. Ben aynı yerdeyken de yerimde duramıyorum zaten. Bir şey öğrenmem, değiştirmem, denemem, üretmem gerekiyor. Bir evde bir hafta geçiriyorsam sekizinci gün koltuğun yeri değişmiş olabilir. Bir mobilyayı kendi amacı dışında kullanmanın bir yolunu bulmuş olabilirim. Birinin saçına bakıp başka bir saç düşünürüm, bir kıyafete bakıp başka türlü nasıl giyilebileceğini, boş bir odaya bakıp nasıl bir hayat kurulabileceğini...
Galiba “başka türlü nasıl olur?” sorusunu çok seviyorum.
Seyahat de bunun bir parçası. Elli küsur ülke, yüzlerce şehir gördüm ve hâlâ uçak bileti almak beni heyecanlandırıyor. Geçen ay bir aylığına Meksika’ya gittim. Bu ay Madrid’de Shakira konserine bilet aldım. Bavulu daha yeni boşaltmışken yenisini hazırlamak bana hiç tuhaf

gelmiyor. Hatta bana “Hayatının geri kalanında tek bir yerde yaşamak zorundasın, nereyi seçersin?” deseler, bir havalimanının dış hatlar terminali deme ihtimalim oldukça yüksek.
Ama işin komik tarafı, aynı ben bir ay boyunca bir odadan çıkmadan da yaşayabilirim. İnternetim, bilgisayarım ve müziğim olsun yeter. Yazabilirim. Araştırabilirim. Bir şey öğrenebilirim. Şarkı söyleyebilirim. Gecenin ikisinde kalkıp beş şarkı kaydedip sabah hiçbir şey olmamış gibi kahvemi içebilirim.
Çok erken kalkmayı seviyorum. Güneş doğmadan önceki saatleri seviyorum. Çok erken yatmayı da. Denizi görmeden uzun süre yaşayabileceğimi düşünmüyorum. Doğayı, hareket etmeyi, dans etmeyi seviyorum. Yemek yapmak zihnimi boşaltıyor. Temizlik yapmak da öyle. Örgü örüyorum, dikiş dikiyorum. Teknolojiyle oynamayı seviyorum. Yeni bir şey çıktığında “Bu yaştan sonra ne işim var?” demek yerine genellikle “Bu nasıl çalışıyor?” diye bakıyorum.
Biraz da dünyadan kendi seçtiğim ölçüde haberdarım. Evimde televizyon yok. Haber izlemiyorum. Negatif bilgiyle zihnimi sürekli doldurmak istemiyorum. Bir zamanlar Zeynep beni arayıp, “Anne, hani bir yerlere gidiyorsun, insanlar sohbet açar; Rusya Ukrayna’ya savaş açtı, haberin olsun,” demişti. Hâlâ düşündükçe gülüyorum. Savaşa değil tabii; kızımın annesine gündem brifingi vermek zorunda kalmasına.
Çünkü benim kafamın içinde zaten yeterince yayın var.
Belki de bu yüzden Zihnimin İçinden Canlı Yayın diye bir kitap çıktı.
Çok düşünüyorum, çok hızlı düşünüyorum. Çok gülüyorum. Kendimle dalga geçmeyi seviyorum. İnsanları gözlemlemeyi, dinlemeyi, bir insanın neden öyle davrandığını anlamaya çalışmayı seviyorum. Seyahat etmenin bana verdiği en güzel şeylerden biri de insanların ve hayatların ne kadar farklı olabileceğini görmek oldu. “Böyle yapılır” denilen şeylere karşı biraz şüpheliyim. Çünkü dünyanın başka bir yerinde gayet güzel başka türlü yapıldığını mutlaka görmüşümdür.
Bir de değişmeyi seviyorum. Fikrimi, evimi, saçımı, rotamı... Gerektiğinde hayatımı.
Ama bütün bu hareketin, merakın, seyahatin ve değişme isteğinin altında hayatımda çok daha sessiz ve aslında hepsinden daha derinde duran bir yer var: tasavvuf.
Uzun yıllar içimde tarif edemediğim bir boşlukla yaşadım. Eğitim, iş hayatı, başarılar, aşklar, evlilik... Hatta annelik. Hiçbiri o boşluğu doldurmadı. Bunu söylerken anneliği küçülttüğüm düşünülmesin; tam tersine, kızım hayatımda bildiğim en büyük sevgilerden biri. Ama sonradan anladım ki içimdeki o boşluk zaten bir insanın, bir başarının ya da dünyevi herhangi bir şeyin doldurabileceği bir yer değilmiş.
Bunu Kâbe’yi ilk gördüğüm an anladım.

İlk kez gidenlerin gözlerini kapatıp, daha önce gitmiş birinin kolunda Kâbe’nin karşısına kadar yürütüldüğü bir âdet vardı. Ben de gözlerim kapalı yürüdüm. Tam karşısına geldiğimizde “Aç” dediler.
Gözlerimi açtım.
Birkaç saniye donup kaldığımı, sonra kendimi yerde bulduğumu hatırlıyorum. Önümdeki beyaz mermerler gözyaşlarımla ıslanmıştı. Ne kadar süre orada kaldığımı bugün bile bilmiyorum.
Bir de gitmeden önce söylemişlerdi: “Kâbe’yi ilk gördüğünde hemen bir dilek tut.” Ben de giderken kafamda elbette bir sürü dilek hazırlamıştım.
Gözlerimi açtığımda hiçbirini hatırlamadım. Çünkü isteyecek bir şey kalmamıştı.
Yıllardır içimde taşıdığım, ne olduğunu bile bilmediğim o özlemin ne olduğunu sanki o anda anladım. Hiç görmediğim, hiç tanımadığım halde özlediğim kişi Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’di. İçimde yıllardır açık duran o yer ilk kez dolmuştu.
Kırk yaşımda hacca gittim. Sonrasında defalarca umre yaptım. Bir yılbaşını hiç unutmuyorum. 31 Aralık gecesi tam saat on ikide Kâbe’ye bütün bedenimle yaslanmıştım. Dünyanın başka yerlerinde yeni bir yıl başlarken ben orada, ellerim ve bütün bedenim Kâbe’nin üzerindeyken hayatımda hissettiğim en büyük mutluluklardan birini yaşıyordum.
Tasavvufla yolum 2007 yılında çok sevgili hocam Cemalnur Sargut’la kesişti. “Yolum kesişti” diyorum ama insan bir süre sonra bazı karşılaşmaların aslında çok daha önce yazılmış olduğunu düşünüyor.
O günden sonra tasavvuf benim için okuyup kapattığım kitaplardan ya da hayatımın bir köşesinde duran manevi bir alandan ibaret olmadı. Anneliği de, çalışmayı da, sevmeyi de, ayrılmayı da, seyahat etmeyi de, sokakta yürümeyi de İslam tasavvufunun terbiyesi içinde yaşamaya çalışıyorum.
Hatta “çalışıyorum” kelimesi bile tam karşılamıyor. Bir süre sonra ayrı bir şey olmaktan çıkıyor. Nefes almak gibi hayatın içine karışıyor.
Hocamdan öğrendiğim en kıymetli şeylerden biri belki de bir şey olmaya çalışırken “hiç” olabilmek.
Tasavvufta duyduğum ve yıllardır aklımdan çıkmayan bir kıssa vardır. Ayrıntılarını her seferinde aynı hatırlamayabilirim ama bende kalan özü şu: Bir adam çok sevdiği dostunu kaybettiği için perişan halde ağlar. “Neden bu kadar ağlıyorsun?” diye sorulduğunda, “En sevdiğim dostumu kaybettim. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?” der.
Aldığı cevap şudur:

“Neden ölmeyecek bir dost edinmedin?” Benim için orada cümle biter.
Belki bütün o seyahatlerin, merakın, değişikliklerin ve hızın ortasında benim değişmeyen merkezim de burası.
Dışarıdan bakıldığında çok hareketli bir hayatım var. Ama içeride dönmeye çalıştığım yer hep aynı.
Değişmeyen başka şeylerim de var tabii. Kızım. Deniz. Müzik. Merak. Sabah kahvesi. Ve yıllardır bütün sağlık bilgime, doktor bir babanın ve doktor bir ağabeyin arasında büyümüş olmama rağmen hâlâ günde doğru dürüst iki bardaktan fazla su içememem.
Bazı konularda dönüşüm zaman alıyor.
Dünyevi tarafını da merak edenler için; Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Daha sonra Main Üniversitesi ile Marmara Üniversitesi’nin ortak İngilizce İşletme İhtisas Programını tamamladım. Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nde Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı alanında yüksek lisans yaptım. Bitirme projemi Sâmiha Ayverdi’nin Hancı romanındaki “Hasret” teması üzerine hazırladım.
Hayatım boyunca satıştan gayrimenkule, girişimcilikten güzellik ve organizasyona kadar birbirinden çok farklı alanlarda çalıştım. Gençliğimde Tokyo’da modellik yaptım, kendi rock grubumun solistiydim. Elli küsur ülke, yüzlerce şehir gördüm.
Şimdi yazıyorum. İkinci romanım Işığın Düşü - Yasmin’i tamamladım. Polisiye, psikolojik kurgu ve aşkın iç içe geçtiği, ilk kitabımdan bambaşka bir dünya. Bir yandan farklı dillerde şarkı sözleri yazıyor, hikâye anlatıcılığını müzikle buluşturan projeler üzerinde çalışıyorum.
Ama bütün bunları yan yana yazınca bile bana hâlâ biraz CV gibi geliyor. Ben galiba en çok hayatın daha görmediğim tarafını merak ediyorum.
Ve umarım bu hiç geçmez.

9. Soru?

Sorular bittiğinde bir sonraki soruyu aradım.
Bulamayınca birkaç saniye ekrana baktım ve “Dokuzuncu soru nerede?” diye düşündüm.
Sonra sekizinci sorunun son soru olduğunu fark ettim.
Bu kadar uzun cevaplara rağmen bütün soruları yanıtlamam sanırım on dakikamı aldı. Ve zihnim çoktan, “Bir soru da ben mi eklesem acaba?” diye çalışmaya başlamıştı.
Sanırım röportaj boyunca anlatmaya çalıştığım zihinsel hızın en iyi açıklaması bu olabilir:
Sorular bitti. Ben bitmedim.
Belki dokuzuncu soruyu da kendim yazmalıyım.
(Editör Notu: Lütfen yazmayın. Röportajı teslim etmemiz gerekiyor.) İç Ses: Ama çok güzel bir soru buldum...

15 Ağustos 2026 Cumartesi

YAZAR KÜBRA YAREN ÜNALDI

1)Kitap yazmaya nasıl başladınız?

Kitap yazmaya aslında çok küçük yaşlardan itibaren tuttuğum günlüklerimin sayesinde başladım. Daha sonrasında Lise edebiyat hocamızın yazılarımı ilerletmem ve bir kitaba dökmem için beni cesaretlendirmesiyle ilerledim. 

2)Yazarken tıkandığınız noktalarda kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?

Tıkandığım zaman mutlaka başka şeylere yönelirim daha çok etrafımı keşfetmeye başlarım. Böylelikle aklıma yeni fikirler gelir. 

3)Kitabınızı ilk elinize aldığınızda neler hissetmiştiniz?

Aslında çok fazla şey hissedeceğimi düşünmüştüm fakat garip bir şekilde sadece hislerimde de dilimde de sadece gerçek mi bu oldu .

4)Kitabınızın ana teması nedir?

Aşk ayrılık hüzün huzur... Kısacası insana ait olan tüm duygular diyebilirim.

5)Yazma sürecinizde kullandığınız teknikler nelerdir?

Öncelikle görselleştirme tekniğiyle başlarım en sık kullandığım betimleme tekniği diyebilirim.

6)Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir?

En çok zorlandığım konu olay örgüsünün birbirine bağlantılı olmasını sağlamak. Çünkü bazen parça parça beyinimizden geçen anları bir bütün haline getirmek çok zor oluyor.

7)Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?

Okuyucularıma iletmek istediğim en özel mesaj her şey anında çok güzel mesela bir kitabı okumak bile o anda çok kıymetli bundan sebep her şeyi anında yapmaları .

8)Kendinizden kısaca bahseder misiniz?

Çukurova üniversitesi ingilizce iktisat mezunuyum şuanda özel bir şirkette satınalma biriminde çalışıyorum. Aynı zamanda yazarlık yapıyorum. Uzaylı ayakkabıları , sıradaki şarkı , 50 sayfalık sırlar kitaplarının yazarıyım. 12.02.2000 kahramanmaraş doğumluyum.

15 Nisan 2026 Çarşamba

YAZAR DOĞA TÜRKMEN

1. Kitap yazmaya nasıl başladınız?

Yazma yolculuğum 19-20 yaşlarımda başladı diyebilirim. 2013 yılında Facebook'ta kısa kısa yazılar paylaştığım, kendimi "çırak şair/yazar" olarak adlandırdığım küçük bir sayfam vardı. O yıllarda, ergenliğin de vermiş olduğu o yoğun duygularla sürekli okuyor ve yazıyordum. Sessiz, kendi halimde; kitapçılarda gezdiğim, kütüphanelerde saatlerimi geçirdiğim yıllardı o zamanlar. Çok konuşan birisi değildim; daha çok insanları dinler ve gözlemlerdim. Bu durum bana her insanın ayrı bir hikayesi olduğunu ve benzer olaylara ne kadar farklı tepkiler verdiğini deneyimleme fırsatı sağladı. Aslında kitap hedefiyle değil, aforizmalarla başladım yazmaya. Kitap fikri sonraki yıllarda şekil aldı. Zamanla kısa cümleler yerini uzun cümlelere, uzun cümleler paragraflara, paragraflar sayfalara derken; ortaya bugün elimde tutmuş olduğum bu eser çıkmış oldu.

2. İlham kaynaklarınız nelerdir?

Ben karakter olarak hassas, duygu olarak ise empati yeteneği yüksek olan bir insanım. Bu sebeple şiirlerden çok besleniyorum. Satırlardaki o kısa, öz ve duygu yoğunluğu beni çok etkiliyor; bu durum benim kalemime de yansıyor ve cümlelerimde belirgin şekilde ortaya çıkıyor. Çünkü ben daha çok kalbimle yazıyorum. Kırılgan ve ince düşünen bir yapıya sahip olduğum için, kafamın içindeki o yoğun duyguları yönetip parmaklarımdan satırlara akıtmak ancak saf duygularla mümkün oluyor. İlham kaynaklarımda seçiciyim; karşımdaki bir insanın bana ilham olabilmesi için öncelikle yüreğime dokunması gerekiyor ki hissedip yazdıklarını kendi içimde sindirebileyim. Atilla İlhan, Necip Fazıl Kısakürek, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Sezai Karakoç, Can Yücel ve Kahraman Tazeoğlu gibi saya saya bitiremeyeceğim büyük ustaların o huzur veren ahenginden ilham alıyorum. İlk kitabım bir şiir kitabı olmasa da, içindeki her bölümü o şiirsel hassasiyetle cümlelerime işledim. 30 bölümün her birini, kendine has yoğun duygularla kaleme aldım.

3. Karakterlerinizi nasıl oluşturursunuz?

İlk kitabımda sadece bir karakter olsun istedim: Derin. Kitabım; Derin’in hayatta yaşadığı duyguları, deneyimleri, yer yer tavsiye ve önerilerini paylaştığı yazılardan oluştu. Derin bir kişi olarak görünse de arka planda birçok farklı karakterin yaşanmışlığıyla dolu; hatta bazı bölümler tamamen benim hayat hikayemden süzülen gerçeklikler. Aslında Derin karakteri, kitabı okuyacak her insandan bir parça taşıyor. Çünkü o hayali bir kahraman değil; hiç kimsenin yaşamadığı uç duyguları yaşayan biri de değil. Tamamen hayatın içinden, en yakınımızdan birisi. Okuyucunun kitap bittikten sonra "Bu tamamen ben" diyebileceği kadar gerçek bir karakter.

4. Kitabınızın ana teması nedir?

Kitabımın ana temasını kapak resminde de göstermek isterim; her insanın biricik olduğunu simgeleyen bir çiçek. O çiçeğin oluşum sürecinde, yaşamla mücadele kısmında aslında toprağa tutunmaya çalışan nice ayrı köklerimizin olduğunu vurgulamaya çalıştım. Yaşadığımız birçok farklı zorluğa istinaden; köklerini kimsenin değil, sadece bizim gördüğümüz bir "yeniden başlama" hikayesi bu. 30 bölümlük bu yolculukta okuyucuyu yer yer düşündürecek, kendini sorgulatıp yeniden inşa etmenin yollarını aratacak bir tema seçtim. İnsan olmanın getirdiği hemen hemen her duyguya değindim. İçten, samimi; okuyan kişinin sanki "Hadi gel bir kahve içelim" diyerek arkadaşıyla sohbet edercesine benimle konuştuğu hissiyle yazdım. Umarım bu his her okuyucuma geçer.

5. Yazma sürecinizde kullandığınız teknikler nelerdir?

Benim yazma sürecim genellikle "Hadi bugün bir şeyler yazayım" diye başladığım bir zaman diliminde olmuyor. Herhangi bir yazma programım veya ön taslak hazırlığım yok. Belli ölçülerin içine girdiğinizde o doğallığın ve samimiyetin, kelimelerin o sıcaklığının kaybolduğunu düşünüyorum. Ne zaman içimden gelse ve parmaklarım kendini durduramasa, o zaman yazmam gerektiğini anlıyorum. Hemen kendi sessiz, küçük köşeme çekilip; herkesten uzakta, genellikle yalnız olduğum ve kendimi tamamen yazdıklarıma verebildiğim bir ortamda yazıyorum. Tekniklerden ziyade; daha doğal, yalın, kuralsız ve düşüncelerimin demlendiği anlarda başlayan bir süreç bu.

6. Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve bunları nasıl aşarsınız?

Bu soruyu bir zorluktan ziyade bir gelişim süreci olarak ele alıyorum. Her yazar çok okur mu bilmem ama ben yazmanın yanında çok okurum. Farklı yazım duygularını görmenin bana olumlu katkı sağladığını düşünüyorum. Her özgün yazarın kendine has bir dili vardır; ben de kalemimin özgün kalması için çabalıyorum. Hepimiz birilerinden etkileniyoruz, bu etkilenmeler gelişim açısından iyi olabilir ancak özgünlüğümüzü kaybettiğimiz noktada kendi kalemimize yoğunlaşmamız gerekir. Kendi kalemimde o noktaya yaklaştığımı hissedersem duruyorum. Bir süre sadece kendi yazdıklarımı okuyorum. Bazen aynı tarzları çok okumak insanı belli ölçülerin içinde hapseder; o zaman farklı alanlara yönelmek ve yenilenmek gerekiyor.

7. Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?

Olmaz mı? Tabii ki var. Okuyucularıma ne söylersem söyleyeyim hep bir eksik kalır; çünkü onlara çok kıymet veriyorum. Bu çağda teknolojiye direnip kitap okuyan, o kitaba fiziki olarak dokunan insanlar benim için çok değerli. Hele ki o ellerde tutulan kitabın benim kitabım, benim emeğim olduğunu görmek çok daha gurur verici. Bu yolda henüz yeniyim, kitlem sayıca az görünebilir ama ben yüreğiyle yaşayan okuyuculara ulaşmak istiyorum. Bir yazar olarak en çok duymak istediğim: "İyi ki sizin kitabınızı okudum, bana çok iyi geldi" cümlesidir. Zamanın çok kıymetli olduğunu düşünenlerdenim; benim kitabıma zaman ayıran her okurumun zamanı benim için çok önemli. Umarım kitabım her okuyucuma dokunur ve onlara olumlu bir katkı sağlar.

8. Bize kendinizden bahseder misiniz?

Kendimi iki aşamada tanıtmak isterim. Herkesin bildiği kısımla; ismim Doğa, 8 Aralık 1994 Ankara doğumluyum. Şu anda da Ankara'da ikamet ediyorum. Ama hayallerimde denizi olan bir şehirde yaşamak var; umarım bir gün nasip olur. Eğitim olarak hayat okulundan mezun olsam da bu kısımda diplomam yok. Diğer taraftan ise Sosyal Hizmetler ve Sosyal Medya Yöneticiliği bölümlerinden mezunum. Yay burcu olarak gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi seven bir gezgin ruhum var; ama ben en çok gezerken yazmayı severim.

İç dünyamdaki "ben" ise; kendi dünyasında yaşayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, kalabalıklardan ziyade yalnızlığı ve sağlam dostlukları seven biriyim. Genellikle güler yüzlü ve sıcakkanlı olduğumu söyler çevremdeki insanlar. Pozitif yanım hep ağır basar. Doğayı seven, gökyüzüne bakarak huzur bulan, denizi seyrederek sıfırlanan bir yapım var. Bazen koşmanın aslında durmak olduğuna inanan, bazen kaybetmenin kazanmaktan daha kazançlı olduğunu gören biriyim. Doğa gibiyim aslında tam olarak; bazen yemyeşil yapraklar, bazen kahverengi topraklar gibiyim. Her zaman yağmur da yağsa, fırtına da kopsa güneşi hep göreceğimi bilirim. Bilirim ki doğru açıdan bakarsam gökkuşağı görünecektir. Çünkü Doğa olmak biraz da böyledir; dört mevsimi de kendi içinde yaşamaktır.


9 Nisan 2026 Perşembe

KİTABA DAİR DERGİ | NİSAN 2026 | SAYI 100 | ŞAİR EMİNE ÖZTÜRK
























ŞAİR EMİNE ÖZTÜRK

1-Kitap yazmaya ne zaman başladınız?

Edebiyata olan ilgim ortaokul döneminde başladı.Yazdığım her kompozisyonu öğretmenlerim beğenirlerdi ve sonra yaşadığım çoğu şeyi şiir yoluyla anlatmaya başladım .Öyle de devam ediyor 

2-İlham kaynaklarınız nelerdir?

İlham kaynağım başta yaşadıklarım  ve çevremde gördüğüm şahit olduğum hayalardan .

3-Karakterlerinizi nasıl oluşturursunuz?

Belli bir karakterim yok .Çoğunlukla kendimden başlarım bazen de ikinci tekil şahıs ,bazen de içinden çıkılmaz bir kişilik geliştiririm.

4-Kitabınızın ana teması nedir?

Şiir

5-Yazma sürecinizde kullandığınız teknikler nelerdir?

Serbest yazmayı seviyorum. Belki çoğu kişinin hoşuna gitmeyecek ama şiiri kurallara sığdırmayı sevmiyorum.

6-Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve bunları nasıl aşarsınız?

Yazma yetisi olduğu için çok zorlukla karşılaşmam. Gönül yağar ben toplarım.:

7-Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?

Mutlaka bir yetenekleri vardır. Ortaya çıkarmak için emek harcamalılar ve insanlar ne der diye kendilerini geri çekmesinler.

8-Bize kendinizden bahseder misiniz?

Benim parlak bir akademik hayatım yok. Öyle övünülesi bir başarım da yok. Ama şunu iyi biliyorum ki tek uğraşım insan olmaya gayret etmek.

10 Mayıs 2025 Cumartesi

YAZAR SEVİL GÖKGÖZ

1.Bize kendinizden bahseder misiniz?

--Adım Sevil Gökgöz. Uzun yolda öğrendiklerimle, tecrübelerimle, deneyimlerimle çıktığım yazarlık yolcusuyum.

2. Romanınızın ana teması nedir?

---Ailelerimizde, çevremizde ve toplumumuzda unutulan hatta bir çoğunun hatırlanmadığı kendi kaderlerine terkedilen büyüklerimizle ilgili.

3.Huzurevi kitabının ortaya çıkış hikayesi nedir?

--Çalıştığım işyerinde doktorumuzla muayenehaneye gelemeyen huzurevi sakinlerine göz muayeneleri için her hafta belirlenen Huzurevlerine gidiyorduk. O dönem çok fazla tecrübe edinmiştim. Huzurevi sakinleriyle, görevlilerle konuşma imkanlarım olmuştu. Ve yaklaşık iki yıl önce de okuduğum bir yazı vardı: Modern hayatlar geliştikçe Huzurevlerine ihtiyaç artıyor. Bu yazıyla birlikte kendime sorgulamaya başlamıştım. Neden?

4.Kitapta sessiz çığlıklar sıkça hissediliyor. Sizce insanlar ne zaman susar?

 – İnsanlar anlaşılmadığı zaman susar.

5. Kitapta aile ilişkilerine dair güçlü mesajlar var. 

Sizce toplumumuz yaşlılarla bağını nerede kopardılar*
----Kısaca bahsetmek gerekirse: Önceden büyüklerimiz evlerimizde bizlerin kütüpaneleri, yollarımızda ki ışıklarıydı. Bilgi ve tecrübeleriyle. Fakat zamanla teknoloji hayatlarımıza girmeye başladığı andan itibaren bizler her şeyi google amcamıza sormaya başladık. Bu durumda da büyüklerimizin tecrübelerine ihtiyaç duyulmamaya başlandı. Bir diğeri ise : İnsanların ekonomi şartlardan dolayı kırsal kesimlerden büyük şehirlere göç edip çekirdek aile olarak yaşamayı şeçmesi. Çok fazla nedenler var aslında.

6. Bu kitabı okuyan birinin kalbinde ne kalsın istersiniz?

– --- Bir empati izi... Bir farkındalık... Belkide '' Ben yaşlanınca
unutulmamalıyım cümlesi.'' Ama en çok ta, '' Yaşlılık bir yük değil, bir
mirastır'' düşüncesi kalsın isterim.
7. Kitabın ismi oldukça sade ama derin anlamlar barındırıyor. Huzurevi
seçmenizin özel bir sebebi var mı?
---Huzur çoğu zaman dört duvarın içinde aranır fakat aslında içimizde başlar. Bu kitapta huzur arayan ama çoğu zaman geçmişin gölgesiyle beraber an da olan hisleriyle birlikte dokunan hayatlar.

4 Mayıs 2025 Pazar

YAZAR SEBAHAT AKDEMİR


1 Roman yazmaya nasıl başladınız?

    Memleketteydik ve elimde okumuş olduğum romanlarımı bitirmiştim. O sırada kızımla telefonda konuşuyorduk. Kızıma yeni kitaplar almam gerektiğini söylediğimde, kızım “ Anne, yıllardır hayalini kuruyorsun. Neden yazmaya başlamıyorsun? Sen yaz, kimse okumazsa biz okuruz” dedi. Olur mu olmaz mı bilemedim çünkü daha önceleri yayınevlerinin yorum sayfalarını incelediğim de sıkıntılı yazılar görmüştüm. “ Gönderdiğim dosyamı incelemediler. Dosyam geri gönderildi. Kaç defadır yeniliyorum hala dönüş yapılmadı” gibi yorumlar olduğunu görünce her defasında vazgeçiyordum. Ama bir şeyleri denemeden de neler olacağını bilemiyorsunuz. Kızımla konuştuktan daha önceden aklımda düşündüğüm kurgumu hemen oturup yazmaya başladım. Kitabımı yayınevime gönderdiğimde çok kısa bir zamanda dönüş yaptılar. Kalemimin çok iyi olduğunu ve bu yolda ilerlemem gerektiği konusunda beni bilgilendirdiler. Tabi ki almış olduğum övgüler beni tetikledi. İlk kitabımın KAYBOLUŞ yayınevinden çıktı. O sene içinde ikinci kitabım ÇIKIŞ’ ı da bastırıp yayımlattım. Ardından FGK Yayınevi kurucusu Filiz Gökdemir Köşker Hanımefendi ile tanıştık ve yayınevinin değerli yazarlarıyla birlikte ortak olan DİVİDİMİN UCUNDA 2“Yarenler”,  DİVİDİMİN UCUNDA 3 “ Sinemizden Hareler” adlı iki ayrı Antoloji kitabımız FGK Yayınlarından çıktı. Her iki kitapta da birinde yirmi beş, diğerinde otuz sayfalık polisiye kurgum bulunmakta. Şimdi ise henüz çok yeni olan yeni eserimiz STAN-UP yine FGK Yayınlarından çıkarak, okuyucularımızla buluştu. 

2 İlham kaynaklarınız nelerdir?

    Okuduğum kitaplar, yaptığım gözlemler, kendi iç dünyamdaki heyecanlar, konuştuğum ya da hayat hikâyelerinden etkilendiğim insanlar ve en önemlisi toplumsal sorunlar. Yazarlar hepimizin bildiği gibi toplumsal sorunları kurgu üzerinden insanlara aktarmaya çalışıyoruz. Kendi gözlemlerimi, kendi araştırmalarım üzerinden eksik kaldığını gördüğüm şeyleri kurguya çevirmeye ve insanları bu konuda düşünmeye davet ediyorum. Benim kitaplarımda bir durumun açılımını yapmak ve o durum karşısında farkındalık oluşturabilmek. 

3 Karakterlerinizi nasıl oluşturursunuz?

    Önce vereceği mesajımı tasarlıyorum. Vereceğim mesaja göre kurgumu oluşturuyorum ve olay örgümün dizilimini ona göre şekillendiriyorum.

4 Romanın ana teması nedir?

    Adalet, vicdan. Teknoloji. Bu romanı yazmamdaki neden, insanın iç dünyasındaki çığlığı, toplumsal sessizliğin ortasında görünür kılmak istedim. STAND-UP, sahnede gülümseyen bir adamın içinde hissettiği çaresizliği, dayanılmaz acıyı, adaletin eksik kaldığı yerde, insanın karanlığa düşmesini ve teknolojinin çocuklarımız için nasıl bir tehdide dönüşebileceğini anlatmayı hedefledim. Adalet en yalın tanımıyla, hak edenin hakkını alması anlamına gelir. İnsanlar arasında dengeyi, güveni ve barışı sağlayan temel ilkedir. Adalet tolumun ve bireylerin vicdanını rahatlatır ve güven duygusunu arttırır. Yanlışın cezasız kalmadığını, doğrunun da ödüllendirildiğini gösterir. Elbette ki adaletsizlikle karşılaştığımızda doğal olarak üzülüp, öfkelenip, isyan edebiliriz. Çünkü “suçlunun ceza aldığını görmediğiniz sürece, mağdur olanı teselli edemezsiniz.” Ancak konu ne olursa olsun, kanunlara, hukuk sistemine ve emniyet birimlerine güvenerek hareket etmek durumundayız. 

    Adalet, duygularla değil, kurallarla sağlanır. Kendi adaletimizi sağlamaya kalktığımız da toplumsal dengede belki bizlerde başka birinin hakkını ihlal etmiş olabiliriz. Buda yeni adaletsizliklere kapı açar. Bu yüzden, hukuk sisteminin dışına çıkmadan ve sağduyuyla hareket etmek, hem birey olarak huzurumuzu, hem de toplumsal barışı korumanın en doğru yoludur diye düşünüyorum.

    Vicdan, bizlere doğruyla yanlışı ayırt etme yetisini veren içsel bir ses, manevi bir pusuladır. Bizler bir eylemi gerçekleştirmeden önce ya da sonra, içimizde duyduğumuz rahatsızlık ya da huzur vicdanın sesidir. Bu ses; kanunlardan bağımsız olarak kalbin ve ruhun derinliklerinden gelir ve bizlere neyin doğru, neyin yanlış olduğunu hatırlatır. 

5 Yazma sürecinde kullandığınız teknikler nelerdir? 

    Tamamen kendiniz gibi olmanız ve halkın içindeki problemleri görünür kılmak. Okuyucu kitabı bitirdikten sonra düşünmeli, bilgilenmeli ve farkındalığını arttırabilmeli. En azından benim düşüncem bu yönde.

6 Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve bunları nasıl aşarsınız?

    Kurgumu daha önceden oluşturduğum için, kurgum belli, olaylarım belli, karakterlerimin rolleri ve hikâyede nasıl yol aldıkları belli olduğu için çok zorluk çektiğim söylenemez. Benim için önemli olan yazıya dökmek. Yalnız kurgumdaki kötü karakterlerin ruh halini yazmakta biraz zorlanıyor olsam da başardığımı düşünüyorum. 

7 Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?

    Teknoloji çocuklarımız için fırsatlar kadar tehlikeler de barındırıyor. Onları internetin karanlık köşelerinde yalnız bırakmamalıyız. Adalet arayışı çok anlaşılabilir bir durum ama onu kendi ellerimizle sağlamaya kalkarsak, bizlerde karanlıklarla yüzleşebiliriz.

8 Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

    Ben 1970 Ankara doğumluyum. Evli ve üç çocuk annesiyim. Kendimize ait kızımın kuruculuğunu yaptığı, Yaşam koçluğu ve Eğitim Danışmalığı merkezimiz de kızımla beraber çalışıyoruz. Daha doğrusu uzman olan kızım, biz ona destek oluyoruz. Kendime ait KAYBOLUŞ, ÇIKIŞ, DİVİDİMİN UCUNDA 2 Yarenler, DİVİDİMİN UCUNDA 3 Sinemizden Hareler Antoloji kitabı ve şimdilerde yeni çıkan kitabım STAND-UP adlı eserlerim mevcut. 

 

12 Şubat 2025 Çarşamba

YAZAR HATİCE KONDU

  1. Kitap yazmaya nasıl başladınız? 

Yazmaya olan ilgim her zaman vardı ama bir roman yazmaya Meryem’in hikayesini duyduğum anda karar verdim. Meryem’in yaşadıkları beni derinden etkiledi ve bu hikâyenin duyulması gerektiğini düşündüm. Sadece bir roman yazmak değil, aynı zamanda sesi duyulmayan kadınların sesi olmak, 

“Paralı Kapının Gelini” nin de Meryem’in  gerçek hayat öyküsü ile pek çok kadının yaşadığı gerçekleri edebiyat aracılığıyla anlatmak istedim.

  1. İlham kaynaklarınız nelerdir?

Benim en büyük ilham kaynağım hayatın kendisi,

gerçek hikayeler, yaşanmışlıklar, toplumda sesi duyulmayan insanların mücadeleleri… Bunlar beni en çok etkileyen şeyler. Paralı Kapının Gelini tamamen gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor ve bu romanı yazarken en büyük ilhamım Meryem’in yaşadıkları oldu.

Genel olarak ise edebiyat en büyük ilham kaynağım. Klasiklerden modern eserlere kadar okuduğum her kitap, farklı bakış açıları kazanmamı sağladı.. Ama beni yazmaya yiten en önemli şey, hayatın içinden gelen gerçek hikayeler. 

  1. Kitabınızın çeviri süreci nasıl ilerledi?

Kitabımın çeviri süreci benim için çok özel ve öğretici bir deneyimdi. Paralı Kapının Gelini’ni (Die Braut der geldverzierten Tür) Almancaya çevirirken en büyük önceliğimiz, hikayenin ruhunu ve duygusunu koruyabilmekti. Sadece kelimeleri çevirmek yeterli değil; hikayenin dokusunu, kültürel derinliğini ve duygularını da aktarmak gerekiyordu.

Bu süreçte yalnız değildim. Bir arkadaşım ve deneyimli bir Almanca öğretmeni bana destek oldu. Özellikle bazı deyimlerin ve kültürel ifadelerin Almancaya doğru şekilde aktarılması konusunda onların katkısı çok değerliydi. Türkçede derin anlamlar taşıyan bazı kelimelerin birebir karşılığı olmadığından, en doğru ifadeyi bulmak için uzun uzun düşündüğümüz zamanlar oldu. Ama kitabın iki dilde de aynı etkiyi yaratmasını istediğim için titizlikle çalıştım. Sonunda okuyuculardan gelen olumlu geri dönüşler ile tüm bu emeğin karşılığını almış oldum.

  1. Kitabınızın ana teması nedir?

Paralı Kapının Gelini’nin ana teması, kadınların toplumdaki yeri, geleneklerin bireyler üzerindeki baskısı ve özgürlük mücadelesidir. Bu roman, sessiz kalmaya zorlanan, kendi hayatı üzerinde söz hakkı olmayan kadınların hikayesini anlatıyor. Gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkarak yazdığım bu kitap, kadınların yaşadığı eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri gözler önüne seriyor.

Kitapta, özellikle törelerin ve toplum baskısının kadınları nasıl şekillendirdiği, onların hayallerini nasıl kısıtladığı üzerinde duruyorum. Ama bu sadece bir trajedi hikayesi değil; aynı zamanda bir direniş ve umut hikayesi. Meryem’in yaşadıkları, aslında birçok kadının yaşadığı gerçeklerin bir yansıması… 

Ben de bu romanla onların sesi olmak istedim.

  1. Kitabınızın farklı bir dilde okurlarla buluşması nasıl bir duygu?

Kitabımın farklı bir dilde, farklı bir kültürde okurlarla buluşması tarif edilemez bir duygu. Paralı Kapının Gelini’ni Almancaya çevirdiğimizde, hikayenin sadece Türk okuyucularına değil, Almanca okuyan insanlara da ulaşacağını bilmek beni heyecanlandırdı hikayem sınırların ötesine taşınmış oldu.

Almanca okurlardan gelen yorumlar, benim için büyük bir mutluluk kaynağı oldu. Birçok kişi kitabı son derece akıcı bulduğunu, çok güzel bir konuya değindiğimi belirtti. Bu tür geri dönüşler, emeklerimin karşılığını bulduğunu görmek adına çok değerli. Bir okuyucumun ‘Kitabını okudum, sesimi duyduğun için teşekkür ederim’ demesi, ne kadar doğru bir yolda olduğumu bir kez daha gösterdi bana. Dil fark etmeksizin, hikâyemin insanların kalbine dokunması benim için en büyük ödül.

  1. Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve bunları nasıl aşarsınız?

Paralı Kapının Gelini’ni yazarken karşılaştığım en büyük zorluklardan biri, duygusal yükü taşımaktı. Meryem’in hikayesi gerçek olduğu için, her kelimeyi yazarken büyük bir sorumluluk hissettim. Bu duygusal yoğunluk bazen beni zorladı.

Bir diğer zorluk ise, romanın doğru bir şekilde evrilmesini sağlamak oldu. Yazarken hikayenin gidişatını net bir şekilde görmek bazen zor olabiliyor, özellikle birden fazla karakterin iç dünyasını anlatmaya çalışırken. Bunları aşmak için ise, yazma sürecimde kendimi sürekli olarak motive ettim. Yazdıkça, karakterlerle daha fazla bağ kurdum ve hikâyenin bana göstereceği yolu takip ettim. Bir süre sonra yazma süreci, bir terapinin parçası gibi oldu ve her zorluk, beni bir adım daha ileriye götürdü.


  1. Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı? 

Okuyucularım için iletmek istediğim en önemli mesaj, her kadının kendi hayatı üzerinde söz hakkı olması gerektiğidir. 

Paralı Kapının Gelini’ni yazarken, bir kadının kendi sesini bulması ve bu sesi duyurması gerektiğini düşündüm. Bu romanla, toplumda susturulan, görülmeyen ve değersizleştirilen kadınların hikayelerini anlattım. Kadınların kendi gücünü ve değerini keşfetmeleri gerektiğine inanıyorum.

Okuyucularımın, Paralı Kapının Gelini’ni okurken yalnızca bir hikâye dinlemekle kalmamalarını, aynı zamanda içinde bulundukları toplumda daha duyarlı ve farkındalıklı bireyler olmalarını temenni ediyorum.


8.  Bize kendinizden bahseder misiniz? 


Ben, aşçı olarak çalışan, okumayı ve yazmayı çok seven, 16 yıldır Almanya da yaşayan, evli ve üç çocuklu bir anneyim. Aslen Şanlıurfalıyım ama Kırşehir’de büyüdüm. Romanımda Şanlıurfa’dan Kırşehir'e uzanan bir yolculuk.


5 Kasım 2024 Salı

ŞAİR KEVSER ÖZDAMAR

1.Kitap yazmaya nasıl başladınız?


Yayınlanan kitabım bir şiir kitabı. Şiiri kendimi bildim bileli yazıyorum. Bunları kitaplaştırarak yayınlamanın benim için her ne kadar erken olduğunu düşünsem de insanın bardağı dolunca taşacak yer arıyor. Eserlerimizi kitaplaştırma isteği de sanırım bundan kaynaklanıyor. Bunun dışında bir de öykü kitabı niyetim var. Öykü, şiir gibi sadece ilhamın gelmesini bekleyen bir tür değil. Üzerinde çalışılabilecek, vakit harcanarak güzelleştirilebilecek bir başlık. Bu sebeple öykükitabımın daha önce çıkmasını istemiştim hep. Fakat kader adımızı şiirle birlikte yazmış.

 

2.Yazarken tıkandığınız noktalarda kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?


Endişelenmemek, verebileceğim ilk tavsiye olurdu. Çünkü tıkanma dediğimiz noktalar dönemsel olarak kendini tekrarlar. Bazen bir an gelir geçer, bazen birkaç ay sürer. Belki ruhumuzu besleyen kaynaklar körelmiştir, belki hüznümüz demini daha almamıştır. Sebepleri sorgulamayı doğru bulmuyorum. Yalnızca endişelenmeden, bunun geçici olduğunu bilerek bu dönemlerde okumaları artırmak gerektiğini net bir şekilde söyleyebilirim. 

 

3.Kitabınızı elinize ilk aldığınızda nasıl hissetmiştiniz?


Çok da uzak bir tarih değil bu benim için. Matbaaya gittim, bir deste kitap aldım. Önceleri benimseyemedim, sanki bu kitap bir yabancınınmış gibi hissettim. Bu his bir müddet daha devam etti. Bu histen kurtulmak için kitabınızla biraz baş başa vakit geçirmeniz gerekiyor. Sonrasında sayfaları ezberledikçehangi şiirin nerede olduğunu elinizle koymuş gibi kolayca bulduğunuz zaman kitabınıza sahip çıkma dürtüsü doğuyor içinizde.

 

4.Kitabınızın ana teması nedir?


Şiir kitabı olduğu için konuların dağınık olduğunu söyleyebilirim. Ancak bir kategorizasyona gittim elbette, şiirleri Dante’nin İlahi Komedya’sından da esinlenerek üç başlık altında topladım; Inferno/Cehennem, Purgatorio/Araf, Paradiso/Cennet. En sonuna ise Anekdotlar ismini verdiğim, hiçbir şiire sıkıştıramadığım dizelerden oluşan bir bölüm ekledim. Burada da Ferit Edgü’nün Çığlık kitabının son bölümünden esinlendiğim söylenebilir. Tüm bunların dışında,genel bir eleştiri olarak da bunu çok söylüyor dostlarım, hüzün temasının her şiire bir miktar serpiştirildiğini söyleyebilirim.

 

5.Yazma sürecinde kullandığınız teknikler nelerdir?


Şiir adına konuşacak olursam genellikle serbest şiir yazmakla birlikte şiirde ahenk unsurlarını sağlayacak tüm tekniklerin kullanılması gerektiğini söyleyebilirim. Burada kafiyesinden redifine, aliterasyonundan asonansına, kimi zaman hece ölçüsü de dahil olmak üzere şiiri düzyazıdan ayırt etmemizi sağlayacak tüm tekniklerin şiirin vazgeçilmez bütününün bir parçası olduğuna inanıyorum.

 

6.Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir vebunları nasıl aşarsınız?


En büyük zorluk hayatın ta kendisi olabilir. Nitekim hayatın bir çağlayan gibi başımızdan aşağı hızla dökülüşü esnasında bu akışa kapılıp yazma sürecinden savrulabiliyoruz. Böyle zamanlarda bir durup nefes almak, gündelik hayatın stresinden yazma süreciyle soyutlanabileceğimizi hatırlamak çok faydalı oluyor. Bunun dışında tıkanma ya da ilhamın kesilmesi gibi durumlar olduğunda da endişelenmemek ve okumaları artırarak heybemizi doldurma sürecine girmek gerektiğinden bahsetmiştim.

 

7.Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?


Daha çok hüzün ve karamsarlık başlığı altında aldığım eleştirilere bir yanıt niteliğinde şunları söyleyebilirim;edebiyat, acıdan kurtuluşun bir yolu değil, kimi zaman acının ta kendisi olabilir. Çünkü yazma sürecindeki insan, karşısındaki kağıtlara aslında kendini yazmaktadır. Yazma esnasında kendisiyle baş başa kalmış, kimseye açamadığı sırlarını birtakım imgelere bezeyerek satırlara dökmüştür. Yazarın kendisiyle yüzleşme sürecinin ağırlığı, okurlarda da satırlarda kendini bulma esnasında oluşur. Burada yazar ve okur, ortak bir derdi sırtlandığından birbirlerini anlama yoluna giderlerse elbette eserin verimliliği o derecede artacaktır.

 

8.Bize kendinizden bahseder misiniz?


Tabii ki. 2000 yılında İstanbul’da doğdum. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinden mezunum. Anadolu Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı eğitimime devam ediyorum. Kendimi bildim bileli şiir, deneme, öykü karalarım. Fakat bunları ciddiyete bindirmem lise yıllarımı buldu. Bu yıllarda edebiyat öğretmenim yazar Ömer Faruk Dönmez’letanıştım. Ömer hocamın idaresinde okul çaplı bir yıllık yazarlık kursu eğitimi aldım. Sonrasında öykülerimi edebiyat dergilerine göndermeye başladım. İlk yayınlanan öyküm Aşkar dergisindeydi. Yine lise yıllarımda katıldığım Sivas merkezli Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldum.Zaman içinde yine Aşkar, Edebistan, Güncel Sanat, Angarya,Öykümen, Serazat, Daima Edebiyat, Deruhte, Güfte Edebiyat,BubisanatSina gibi dergilerde öykü, şiir ve denemelerimyayınlandı. Şu anda Öykümen edebiyat dergisinde yayın kurulunda editörlük çalışmalarımı sürdürüyorum.

31 Ekim 2024 Perşembe

YAZAR NESRİN TURGUT

1. Kitap yazmaya nasıl başladınız?

2017 senesinde Anneannenimin vefatı ile başladı yazma serüvenim. Asıl meslegim Almanca öğretmenliği, çocukluğumdan beri de çizim yapıyorum.Anneannem vefat edince o yoğun duyguyla onu anlatan bir seyler yazdım o kadar yoğundu ki duygularım kısa ve çok duygusal bir hikayeçıktı ortaya ve çizim ile birleşince bir çocuk kitabı çıkmış oldu.  

 

2. Ilham kaynaklarınız nelerdir?

Her şey olabiliyor aslında ama şimdilik çocuk kitabı yazdığım için şimdilik çocuklar diyebilirim.

 

3. Kitabınızı ilk elinize aldığınızda neler hisset miştiniz ?

 

Inanılmaz güzel bir duyguydu, başardım demiştim içimden çünkü ilk kitabımı anneaneme ithaf etmiştim, onun ruhunu onurlandırmığımı düşünmüştüm.

 

       4. Kitabınızın ana teması nedir ?


            Sevgiyle yapılan her şeyin güzel olması üzerine.

 

      5. Kitap fuarlarını nasıl buluyorsunuz?


           Yazarlar için olması gereken bir ortam elbette ve mutlaka gerekli. Yazarın, kitabını,          kendisini okuyucularla buluşturduğu güzel bir ortam.

 

       6. Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve bunları nasıl aşarsınız?


Almanya da doğup büyümüş biri olarak şunu söyleyebilirim ki Türkçe dil bilgisi üzerine fazla bilgim yoktu. Ancak zaman içinde kendimi yetiştirmeye çalıştım ve hala çalışıyorum. Yazmak, bir okyanus kadar engin ve derin öğrenmeye devam ediyorum.

 

       7. Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?

Tabi. Kitaplarımı alıp okudukları için çok teşekkür ediyorum.Şİmdiye kadar çocuklar için kitaplar yazdım ama yakında yetişkinler içinde kitaplar yazmaya başlayacağım.

 

       8.Bize kendinizden bahseder misiniz?


 Ben Nesrin Turgut Ek 1981 Almanya da doğdum. Eskişehir Anadolu Üniversitesi dış ticaret mezunuyum. Almanca öğretmenliğinin yanı sıra çocuk kitapları yazarı ve çizeriyim. 2017 den bu yana 3 adet çocuk kitabım yayımlandı. Bunlar , Balli nin Sihirli Turşusu, Rananın gizemli balığı ve Balli ve kaybolan minik kirpicik.


25 Ekim 2024 Cuma

YAZAR SILA SUBAŞI

Kitap yazmaya nasıl başladınız?

 Aslında bu hikaye yazı yazmayı öğrenmemle başlıyor. Yazı yazmayı öğrendiğimden beri bir şeyler yazmayı seviyordum. Sayılsal öğrencisi olmama rağmen Türkçe derslerini hep çok severdim. Sınavda kompozisyon yazma sorusu olsun isterdim. Okul çapında il çapında yazı yarışmalarına katılırdım, derecelere girdim ve birinciliklerim oldu. Çok kitap okuyordum. Aralıksız kitap okuma alışkanlığını çok önceden edindim. Bir kitap bittiğinde hemen diğer kitaba başlama alışkanlığın yani bu dediğim. Ara vermeden. Yazar olmanın yolu okuyucu olmaktan geçiyor. Kendimizi beslemenin bir çok yolu var. Bunların başında da iyi bir okuyucu olmak geliyor. Ben bir gün bir kitap yazacağımı biliyordum bu çok önceden verilmiş bir karardı benim için. Bunu gerçekleştirebildiğim için çok mutluyum. Bu hayallerimin ötesinde bir hismiş. Yazdıklarınızın bir başkasının kalbine dokunması çok özel.

 İlham kaynağınız nelerdir? 

 Kitap yazdığım dönemde yakınlarıma bir kesit okuduğumdaki yüzlerinden okuduğum heyecan beni çok motive ediyor. Aslında masa başına oturduğumda yazabilen bi yazarım. O an aklımı meşgul eden önemli bir işim yoksa kahvemi alıp masaya otururum ve yazmaya başlarım. Sadece çok mutluyken ve çok üzgünken yazamıyorum. Stabil rutin bi ruh halinde ilham perilerim hep omzumda oluyor diyebilirim. Her zaman daha iyisini yapmaya çalışıyorum, güzel kalbe dokunan hikayeler yazmaya çalışıyorum. 

 Kitabı elinize aldığınızda neler hissetmiştiniz?

 Bu bir kavuşma anı aslında. Büyük bir emek ve beklenen onca zamanın bir sonucunda büyük bir kavuşma..Çokça mutluluk, gurur ve heyecan hissettiğimi söyleyebilirim. Daha sonrasında da merak..Artık başkaları tarafından okunacak olmasından dolayı geri dönüşlerin getirdiği büyük bir heyecan ve merak var. Hepsi ama hepsi baştan sona çok tatlı bir telaş. Kitap yazmayı da, çıkma aşamasını da, bu sürecin her anını çok seviyorum. Bu yüzden diyorum ya hep, yaşadığım süre boyunca yazmakta olduğum bir kitabım olsun istiyorum. 

 Kitabımınızın ana teması nedir? 

 Hatırladığım Sonbahar; Yıldız Zamanı’nındaki karakterlerin hikayesinin devamı gibi olsa da bambaşka bir hikayeye sahip. Çok özel ve anlamlı bir hikayesi var. İnsanın seçtiği her yolda başka biri olacağını anlatıyor. İnsan seçimleri sonucunda, değişiyor ve dönüşüyor. Mizacı, gülüşü, karakteri, görünüşü her şey buna göre şekilleniyor. Temelde ana fikir bu aslında. İnsan her zaman seçtiği yolun en iyi olacağını temenni ederek seçer yolunu. Her yolun eksisi ve artısı vardır. Artısı çok olanı seçmeye çalışır. Seçmediği yolda nasıl biri olacağı ise hiç bilinmeyen bir ihtimal olarak kalacaktır. Hatırladığım sonbahar; akıcı,sıcak ve ters köşeleriyle heyecanlandıran bir kitap. Yan düşünceler olarak, herkesin kendi zamanını yaşadığı düşüncesi var. Herkese biçilen ömür farklı, herkesin sınandığı şeyler farklı. İnsan için hiçbir zaman geç değildir. 

 Kitap fuarlarını nasıl buluyorsunuz? 

 Bir kitap; birbirlerini hiç tanımayan yazar ve okuyucuyu bir araya getirir. Kalplerini birbirini ısındırır. Kitap fuarları ve imza günleri ise; bu bir araya gelişi yüz yüze yapma fırsatı sunar. Benim iki imza günüm oldu. Birisi Tüyap Kitap Fuarıydı. Her yazarın soluması gereken bir atmosfer. Çok özel bir his. Bu yıl yayınevimiz yine yer alacak ama ben maalesef vize dönemime denk gelmesinden dolayı katılamıyor olacağım. Yoğun bir sınav takvimim var ne yazık ki. İkinci kitabım sayesinde yüzlerce farklı insanla tanıştım. Okuyucularımdan çok güzel dönüşler aldım. Uygun bir zamanda bir imza gününde tekrar onlarla buluşmak istiyorum. Güzel bir imza günü planım var. 

 Yazma sürecinizde yaşamış olduğunuz zorluklar nelerdir?

 Benim bir kitabı yazma şeklim şu şekilde oluyor. Öncelikle hikayenin başını ve sonunu planlıyorum. Okuyucu kitapta tutacak iki üç tane sağlam olay örgüsü oluşturduktan sonra, karakterlerimi oluşturuyorum. Kitabın omurgası kitabı yazmadan şekilleniyor bende kısaca. Elbette bu plana tamamen sadık kalmak mümkün değil. Eklemeler çıkarmalar oluyor. Kitap yazmak uzun bir süreç ve bu süreçte çoğu şey değişebilir. Sayfalarca yazmış olabilirsiniz ama hikaye artık akmayabilir, tıkanabilir. Bu durumda geri adım atıp hikayeye yeni bir yön vermek gerekebilir. Yazma sürecini hayata entegre etmek bence zorluğunu ortadan kaldırıyor. Şunu demek istiyorum, bazen yazamayabilirsiniz bazen yazmak yerine düşünmeniz gerekir. Bazen okumanız gerekir, bazen bazı şeyler yaşamanız gerekir. Umutsuzluğa düşmek veya vazgeçmek yerine bu süreci hayata dahil edip o şekilde yürütmek en güzeli. 

 Okuyuculara iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

 Hatırladığım Sonbaharla beraber yüzlerce farklı kişiyle tanıştım. Okuyan ve dönüş yapan tüm okuyucularımın mesajlarını gözlerim dolarak okudum ve uzunca konuştuk. Gerçekten çok farklı bir mutluluktu. Önce hatırladığım sonbaharı okuyanlar ilk kitabımı merak edip onu da okumak istediler. Okuyucularımla çok kıymetli ve özel bir bağ oluşturduk. Bu hissi çok ama çok sevdim. Hepsini sevgiyle kucaklıyorum..İyi ki varlar..Daha nicelerinle buluşmayı diliyorum 

 Kendinizden bahseder misiniz?

 Ben Sıla Subaşı, 22 yaşımdayım. Ege Üniversitesi Kimya Mühendisliği üçüncü sınıf öğrencisiyim. Makine Mühendisliğinde yan dal yapıyorum. Yıldız Zamanı ve Hatırladığım Sonbahar kitaplarının yazarıyım. İzmirde yaşıyorum.