1. Kitap yazmaya nasıl başladınız?
Çocukluğumdan beri yazmakla aramda çok güçlü bir bağ vardı. Edebiyat, kendimi en özgür hissettiğim ve aslında kendimi bulduğum alandı. Bazen söyleyemediklerimi yazarak anlatır, bazen de gerçek dünyanın içinde bulamadığım cevapları kelimelerin arasında arardım.
Hayat ilerledikçe başka sorumluluklar, iş hayatı, aile, çocuklar derken yazmak zaman zaman geri planda kaldı; ama içimdeki o bağ hiç kaybolmadı. Sanırım bazı tutkular insanın hayatından çıkmıyor, sadece doğru zamanı bekliyor.
Velenor – İki Dünya Arasında da benim için o zamanın geldiği yer oldu.
Yıllar içinde çok farklı hayatlara ve özellikle kadınların hikâyelerine tanıklık ettim. Dışarıdan son derece güçlü görünen ama içinde büyük savaşlar veren; anne, eş, iş kadını ya da başka birçok kimliğin arasında herkese yetişirken zamanla kendisini unutan kadınlar…
Beni en çok düşündüren soru şuydu: Bir kadın, yıllarca kendisine biçilen bütün rollerden sıyrıldığında geriye kim kalır?
Dyla biraz bu sorudan doğdu.
Onu yazarken yalnızca bir karakter yaratmak istemedim. Okuyan kadının bir yerde durup, “Ben de bunu hissettim” demesini istedim. Çünkü bana göre edebiyatın en büyülü tarafı tam da burada başlıyor: Hiç tanımadığınız bir insanın yazdığı cümlede bir anda kendinizi buluyorsunuz.
Belki de çocukluğumdan beri edebiyata bu kadar bağlı olmamın nedeni buydu. Önce ben kendimi kelimelerin içinde buldum; yıllar sonra da başka insanların kendilerinden bir parça bulabilecekleri bir dünya yaratmak istedim.
Ve böylece Velenor doğdu.
⸻
2. Yazarken tıkandığınız noktalarda kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?
Ben hâlâ el yazısıyla yazıyorum. Kalemle kâğıt arasında benim için çok başka bir bağ var. Düşüncelerimin elimden kâğıda geçtiğini hissetmek, kelimelerin üzerini çizmek, kenarlara küçük notlar almak… Yazma sürecimin bir parçası bunlar.
Tıkandığım zamanlarda ise kendimi yazmaya zorlamıyorum. Çünkü benim için yazmak yalnızca kelimeler üretmek değil, önce o duyguyu gerçekten hissedebilmek.
Bazen kalemi bırakıp müzik dinliyorum, yürüyorum, insanları gözlemliyorum. Bazen geçmişten gelen küçücük bir an, duyduğum tek bir cümle ya da hiç tanımadığım birinin yüzündeki ifade beni yeniden hikâyeye götürüyor.
Bir de karakterlerimle konuşur gibi düşünüyorum. Özellikle Dyla’da bunu çok yaşadım. “Şimdi ne yazmalıyım?” demek yerine, “Dyla şu anda ne hissediyor?” diye soruyorum kendime. Cevabı bulduğumda kalem de yeniden hareket etmeye başlıyor.
Aslında yazarken yaşadığım tıkanıklıkları artık bir engel olarak görmüyorum. Bazen hikâyenin de yazarı gibi biraz susmaya ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
Sonra bir an geliyor, yeniden kalemi elime alıyorum ve kaldığım yerden devam ediyorum.
Çünkü benim için yazmak biraz da şu demek: Zihnimde başlayan bir duygunun, elimden geçerek kâğıtta bir hayata dönüşmesini izlemek.
⸻
3. Yazarken sizi en çok besleyen şey nedir?
Beni en çok insanlar, melodiler ve kokular besliyor.
İnsanları gözlemlemeyi çok seviyorum. Söylediklerinden çok söylemediklerine, sustukları yerlere, gözlerinde bir an belirip kaybolan duygulara dikkat ediyorum. Çünkü bana göre insanın gerçek hikâyesi çoğu zaman anlattıklarında değil, sakladıklarında gizli.
Melodilerin benim üzerimde çok güçlü bir etkisi var. Bazen birkaç nota, yıllardır açılmamış bir kapıyı açıyor. Beni başka bir zamana, başka bir duyguya, hatta unuttuğumu sandığım eski bir “ben”e götürebiliyor.
Kokular da öyle. Bazen tanıdık bir koku, zihninizin çoktan unuttuğu bir anıyı bütün ayrıntılarıyla geri getiriyor. Bir insanı, bir evi, bir mevsimi, hatta o gün hissettiğiniz duyguyu…
Sanırım yazarken beni en çok besleyen şey de bu: Hafızanın görünmez izleri.
Bir melodi, bir koku, bir bakış… Bazen koca bir hikâyenin başlaması için bana tek bir tanesi yetiyor.
⸻
4. Velenor’u yazarken sizi en çok etkileyen duygu neydi?
Sanırım en güçlü duygu kendini yeniden hatırlamaktı.
Hayatın içinde fark etmeden pek çok kimliğe bürünüyoruz. Birinin eşi, annesi, çocuğu, iş arkadaşı, dostu oluyoruz. Sorumluluklarımız çoğaldıkça bazen kendi sesimizi diğer bütün seslerin arasında duyamaz hale geliyoruz.
Dyla’yı yazarken beni en çok etkileyen de buydu: Bir kadının herkese yetişirken kendisine geç kalması.
Ama Velenor benim için yalnızca kaybolmanın hikâyesi değil. Tam tersine, insanın kendisini yeniden bulabileceğine dair bir hikâye. Bazen bunun için hayatınızın altüst olması, bildiğiniz doğruların değişmesi, hatta eski halinizden vazgeçmeniz gerekebiliyor.
Çünkü insan bazen yeniden doğmak için başka biri olmak zorunda değil.
Sadece kim olduğunu yeniden hatırlaması gerekiyor.
Velenor’u yazarken beni en çok etkileyen duygu tam olarak buydu.
⸻
5. Velenor’daki karakterleri oluştururken gerçek hayattan esinlendiniz mi?
Elbette gerçek hayatın izleri var. Çünkü bana göre bir yazar, yaşadığı, gördüğü, duyduğu ve hissettiği her şeyden farkında olmadan bir parça taşıyor yazdıklarına.
Ama Velenor’daki hiçbir karakter tek bir gerçek kişinin karşılığı değil. Onlar, yıllar boyunca tanıdığım insanların, gözlemlediğim hayatların, duyduğum hikâyelerin ve kendi hayal dünyamın birbirine karışmasıyla ortaya çıktılar.
Özellikle Dyla’da birçok kadından izler var. Güçlü görünen ama yorulan, seven ama sorgulayan, bazen kendinden vazgeçen ama bir gün yeniden kendisine dönmeye cesaret eden kadınlardan…
Belki biraz benden, biraz sizden, biraz da hayatımızın bir döneminde karşılaştığımız o kadından.
Çünkü Dyla aslında tek bir kadın değil.
Kendini bir yerlerde unutmuş ama hâlâ içinde onu arayan bütün kadınlardan bir parça.
⸻
6. Yazdığınız karakterlerle duygusal bir bağ kuruyor musunuz?
Kesinlikle. Hatta bazen onların yalnızca benim yarattığım karakterler olduğunu unutacak kadar.
Bir karakteri yazmaya başladığınızda önce siz ona bir hayat veriyorsunuz. Ama bir süre sonra o karakter kendi sesini, kendi duygularını, hatta kendi kararlarını oluşturmaya başlıyor. Bazen benim planladığım yere gitmiyor; beni bambaşka bir yere götürüyor.
Dyla ile aramdaki bağ da böyle gelişti. Onun kırıldığı yerde ben de kırıldım, sustuğu yerde ben de sustum, cesaret ettiği yerde onunla birlikte ben de güçlendim.
Belki kulağa tuhaf gelecek ama bazı sahneleri yazdıktan sonra Dyla’yı düşünmeye devam ettiğim zamanlar oldu. Çünkü bir karakteri gerçekten hissederek yazdığınızda, kalemi bıraktığınız anda onunla ilişkiniz bitmiyor.
Sanırım yazarlığın benim için en büyülü taraflarından biri de bu:
Kâğıt üzerinde yarattığınız bir karakter, bir süre sonra sizin için gerçek bir duyguya dönüşüyor.
Ve sonra kitap yayımlandığında artık yalnızca size ait olmuyor. Her okur Dyla’da başka bir şey görüyor, ona kendi hayatından bir parça ekliyor.
Belki de bir karakterin gerçekten yaşamaya başladığı an tam olarak budur.
⸻
7. Okurlarınızın Velenor’u bitirdiklerinde hangi duyguyla kalmasını istersiniz?
Aslında okurun kitabı kapattığında Dyla’yı değil, biraz kendisini düşünmesini isterim.
Hayatında sustuğu yerleri, vazgeçtiklerini, ertelediklerini… Belki başkalarını mutlu etmek uğruna kendinden ne kadar uzaklaştığını…
Ama Velenor’un insanda bıraktığı duygunun hüzün olmasını istemiyorum. Tam tersine, umut ve cesaret olmasını istiyorum.
Çünkü geçmişimizi değiştiremeyiz ama geçmişimizin bundan sonra kim olacağımıza karar vermesine izin vermek zorunda da değiliz.
Özellikle kadınların kitabı bitirdiklerinde kendilerine şu soruyu sormalarını isterim:
“Ben en son ne zaman kendim için bir şey yaptım?”
Ve belki uzun zamandır erteledikleri bir hayalin, bir kararın ya da sadece kendi seslerinin peşinden gitmek için küçücük de olsa bir adım atsınlar.
Çünkü Velenor bana göre bir kadının başka birine dönüşmesinin değil, zaten içinde var olan kadını yeniden hatırlamasının hikâyesi.
Eğer bir kadın kitabı kapattığında içinden sessizce “Ben de yeniden başlayabilirim” diyorsa, benim için Velenor gerçek anlamda amacına ulaşmış demektir.
⸻
8. İş hayatınızla yazarlık arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Aslında hayatım boyunca tek bir kimliğin içine sığmayı hiç istemedim.
Uzun yıllardır iş hayatının içindeyim. Yönetmek, karar vermek, sorumluluk almak ve sürekli çözüm üretmek zorunda olduğunuz bir dünya bu. Orada daha gerçekçi, daha hızlı ve daha güçlü olmak gerekiyor.
Yazarken ise bambaşka bir tarafım ortaya çıkıyor. İş hayatında aklımla yönettiğim şeyleri, edebiyatta kalbimle anlamaya çalışıyorum.
Bu iki dünyanın birbirine zıt olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, birbirlerini besliyorlar. İş hayatı bana insanı gözlemlemeyi, mücadeleyi, düşüp yeniden kalkmayı öğretti. Yazmak ise bütün o koşuşturmanın içinde durmayı, hissetmeyi ve kendimi duymayı hatırlattı.
Üstelik ben bir anneyim, eşim, iş kadınıyım ve yazarım. Bütün bu kimliklerin arasında kusursuz bir denge kurduğumu söylersem gerçekçi olmaz. Bazen biri diğerinin önüne geçiyor. Ama artık şuna inanıyorum: Denge, her şeye eşit zaman ayırmak değil; hiçbirinin içinde kendinizi kaybetmemek.
Belki Velenor’u yazarken kadınların farklı kimlikleri arasında kendilerini unutmalarına bu kadar dokunmamın nedeni de budur.
Çünkü bugün dönüp baktığımda şunu söyleyebiliyorum:
İş hayatı bana ayakta durmayı öğretti.
Edebiyat ise neden ayakta durduğumu hatırlattı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yapmış olduğunuz yorum için teşekkür ederiz...