1. Yazmaya nasıl başladınız ve edebiyata olan ilginiz nasıl gelişti?
Sanırım ben yazmaya başlamadan önce insanları okumaya başladım. Çok iddialı bir söz bu biliyorum ama çevremdekilerden sıkça “İçimi mi görüyorsun sen benim?” sözünü duydum.
İnsanların ne söylediklerinden çok, bazen neyi söylemediklerini merak ederim. Bir cümlenin ortasında neden durdular, neden tam o anda sustular, yüzleri başka bir şey söylerken ağızlarından neden bambaşka bir cümle çıktı... Bunlar hep ilgimi çekti.
Bir süre sonra fark ettim ki insan zihni gerçekten çok tuhaf bir yer. İçeride aynı anda korku, umut, geçmiş, gelecek, mantık, saçmalık... hepsi oturmuş sohbet ediyor. Ben de galiba yıllardır o masaya kulak misafiri oluyorum.
Bilgisayarda bir sorun olduğunda sistemin mantığını çözmeye çalışırsınız. İnsan söz konusu olduğunda ise iş biraz karışıyor. Çünkü insan aynı girdiye her zaman aynı çıktıyı vermiyor. İyi ki de vermiyor.
Belki yazmaya bu nedenle ihtiyaç duydum.
Bilim insana çok şey açıklıyor ama bazen bir insanın yalnızlığını, bir ayrılığın bıraktığı izi ya da yıllar sonra hatırlanan küçücük bir bakışı anlatmaya formüller yetmiyor.
Orada davranış bilimleri ve edebiyat başlıyor.
Ben yazarken okura bir şey öğretmekten çok onun yanına oturmak istiyorum. “Bak, ben böyle bir şey gördüm,” diyorum.
“Senin hayatında bunun karşılığı ne?”
2. Edebiyat yolculuğunuzda size ilham veren yazarlar veya eserler hangileridir?
Ben galiba bana cevap veren yazarlardan çok, bana soru bırakan yazarları seviyorum.
Bir kitabı bitirip “Ne güzel kitaptı,” deyip kapatmak güzel elbette. Ama benim asıl sevdiğim, kitabı kapattıktan sonra mutfağa gidip çay demlerken hâlâ onu düşünmek.
Hatta bazen daha da kötüsü...
Gece yatağa giriyorsunuz, ışığı kapatıyorsunuz ve kitap size hâlâ soru soruyor. “Şimdi bunu düşünmenin sırası mıydı?” diyorsunuz.
Ama işte iyi edebiyat biraz böyle rahatsız edici olmalı bence. Sait Faik Abasıyanık’ın “Hişt Hişt” seslenişini duymam, Eduardo Galeano’nun “Şu uygar insanlar ne tuhaf! Hepsinin kollarında saatleri var, ama hiçbirinin zamanı yok” diye aklımın dizginlerini eline alışını hissetmem, tam da bu satırları yazarken trenin raylarla girdiği muhabbete bakıp, Nazım Hikmet’in “Memetçik Memet...” seslenişini duymam gibi
Yıllarca çok farklı kültürlerden insanlarla çalıştım. Seksenin üzerinde ülkeden insana eğitim verdim. Diller, kültürler, gelenekler, yönetim biçimleri değişiyor.
Ama sonra biri annesinden söz ediyor...
Biri başarısız olmaktan korktuğunu anlatıyor...
Biri çocuğuyla kuramadığı ilişkiden...
Biri sevdiği insana söyleyemediği bir cümleden...
Ve birden bütün o kültürel mesafeler ortadan kalkıyor.
O zaman şunu çok güçlü biçimde hissediyorsunuz: Coğrafyamız farklı olabilir ama insanlığımız birbirine çok yakın.
Belki edebiyatta da beni en çok etkileyen şey bu. Bir yazar Tokyo’da, Paris’te, İstanbul’da ya da dünyanın başka bir köşesinde yaşamış olabilir. Yüz yıl önce yazmış olabilir. Ama bir cümlesini okuyorsunuz ve:
“İşte bu benim,” diyorsunuz. Edebiyatın mucizesi biraz burada.
3. Yazma sürecinizde ilham almak ve yaratıcılığınızı beslemek için neler yaparsınız?
Benim ilham perim çoğu zaman havaalanında yan koltukta oturuyor.
Bazen kafede önümdeki masada kavga ediyor.
Bazen sokakta telefonla konuşuyor.
Bazen de hiç tanımadığım iki insanın vedalaşmasını izliyorum ve zihnim hemen çalışmaya başlıyor:
“Bunlar kim?”
“Niye ayrılıyorlar?”
“Gerçekten ayrılıyorlar mı?”
“Yoksa biri birazdan geri mi dönecek?”
Beyin çok tehlikeli bir şey. Ona küçücük bir sahne veriyorsunuz, size üç bölüm dizi yazıyor.
Ben kendimi bir çocuğun oyuncakçı dükkanında hissettiği gibi hissediyorum yaşamın içerisinde. Her an bir define sandığı adeta. Merakla izliyorum.
İnsanları, şehirleri, ilişkileri, küçük jestleri...
Bir toplantıda herkes “evet” derken sessiz kalan kişiyi fark ediyorum...
Bir insan “ben iyiyim” dediğinde sesindeki küçücük değişikliği...
Bir yöneticinin söylediği cümleden çok, o cümleyi nasıl söylediğini...
Ve çok soru soruyorum.
“Başka türlü olabilir miydi?”
“Onun yerinde olsaydım ne yapardım?”
“Acaba gördüğümüz şey gerçekten gördüğümüz şey mi?”
Belki yaratıcılığın en önemli yakıtı meraktır.
Bir de “başka ne mümkün?” sorusu.
Çünkü hayat çoğu zaman bize bir tek seçenek varmış gibi davranıyor. Oysa biraz kenara çekilip baktığınızda genellikle birkaç kapı daha görüyorsunuz.
Benim yazarken en sevdiğim anlardan biri de o kapılardan birini bulduğum an.
4. Eserlerinizdeki karakterleri ve hikâyeleri oluştururken hangi yöntemleri kullanırsınız?
Bir karakteri yaratırken önce onun bizden birisi olmasına özen gösteririm. Her birimiz bir dünyayız ve anlamaya çalışan gözlerle bakarsak eğer küçük birer mucizeyiz. İyi yanlarımızla, sorunlu taraflarımızla, çelişkilerimizle...
Çok güçlü görünen birinin arkalarda bir yerlerde bir korkusu olabilir. Çok neşeli birinin büyük bir yalnızlığı olabilir. Herkese öğüt veren bir insan kendi hayatında ne yapacağını hiç bilmiyor olabilir. Zaten gerçek hayatta da öyle değil miyiz?
Hepimiz biraz tutarsızız. Sabah çok olgun kararlar alıp öğleden sonra tamamen duygusal davranabiliyoruz. İnsan olmak biraz böyle bir şey.
Bir karakter kapının önünde beş saniye fazla bekler. Telefonu eline alır, aramaz. Bir cümleyi söyleyecekken vazgeçer. Ve biz o beş saniyelerin, o tereddütlerin içinde koskoca birer hayat olduğunu hissederiz.
Ben sanırım yarattığım karakterleri biraz böyle seviyorum. Açıklanmayan yerleri olan insanlar olarak. Çünkü hepimizin açıklanmayan yerleri var.
Bir de mekân çok önemli.
Bir aşk İstanbul’da başka türlü yaşanır, Venedik’te başka. Bir ayrılık Lizbon’da başka hissedilir, Ankara’da başka. Şehir sadece fon değildir. Bazen karakterlerden biridir. Son kitabımda bunu daha da çok hissettim.
5. Yazarlık kariyeriniz boyunca karşılaştığınız en büyük zorluklar neler oldu ve bu zorlukları nasıl aştınız?
Bilgisayar mühendisliğinden davranış bilimlerine, oradan yönetim bilimlerine ve nörobilime uzanan yol dışarıdan bakınca biraz dağınık görünüyor, değil mi?
Ama yıllar sonra dönüp baktığımda aslında hiçbiri birbirinden kopuk değilmiş. Bilgisayar mühendisliği bana sistemli düşünmeyi öğretti. Davranış bilimleri insana bakmayı. Nörobilim zihnin arka odasını biraz olsun görmeyi. Koçluk soru sormayı. Yazarlık ise bütün bunları aynı masada buluşturdu.
En büyük zorluklardan biri galiba insanın kendisine yapıştırdığı etiketlerden kurtulması. “Ben buyum.”
“Ben bunu yaparım.”
“Ben bunu yapamam.”
Bu cümleler bazen insanı koruyor ama bazen de hapishaneye dönüşüyor.
İdealist yanım bana yardım ediyor bu durumlarda. Hâlâ insanın gelişebileceğine inanıyorum.
Hâlâ iyi bir eğitimle, doğru bir soruyla, bazen tek bir insanın başka türlü davranmaya karar vermesiyle bir şeylerin değişebileceğine inanıyorum.
Dünyanın çok farklı yerlerinden insanlarla çalışınca insan hem umutlanıyor hem de öğrenmenin sonsuz bir evren olduğunu fark ediyor.
Ben zorlandığım zamanlarda genellikle aynı soruya dönerim: “Peki, öyleyse?”
Yani...
Durum bu.
Şimdi ne yapabiliriz?
Ben bu soruyu çok seviyorum. Çünkü insanı geçmişten alıp bugüne getiriyor.
6. Eserlerinizde gerçek hayattan esinlenen karakterler veya olaylar var mı?
Elbette var.
Ama bunu söylediğim anda beni tanıyan herkes kitapları eline alıp dedektifliğe başlamasın. “Bu kesin filanca!”
Hayır. Ben insanları birebir yazmıyorum. Hayat bana parçalar veriyor. Birinin söylediği tek bir cümle... Başka birinin yıllar önce yaptığı bir seçim... Bir eğitim sırasında karşılaştığım bir bakış... Bir şehirde gördüğüm küçücük bir sahne... Sonra bunlar zihnimde birbirine karışıyor.
Üstelik insanların hikâyelerinin ayrıntıları farklı, duygularının özü çok benzer.
Bir ülkede adına başarı diyoruz, başka bir yerde sorumluluk.
Bir yerde aile baskısı, başka bir yerde toplumsal beklenti.
Kelimeler değişiyor. Ama “Yeterli miyim?”, “Seviliyor muyum?”, “Doğru hayatı mı yaşıyorum?” gibi sorular dünyanın pek çok yerinde aynı.
Belki kitaplarımdaki karakterlerin tanıdık gelmesinin nedeni budur. Onlar tek bir kişi değiller. Biraz hepimizden var içlerinde.
7. Yazarken sizi en çok heyecanlandıran veya mutlu eden şey nedir?
Ve bunun önemli olduğuna inanıyorum.Okurun bir cümlede durma ihtimali. Benim için bundan daha güzel bir şey yok. Bir cümleyi okuyor...
Duruyor. Belki kitabı kapatıyor. Belki pencereye bakıyor. Belki yıllardır düşünmediği bir şeyi düşünüyor. Ve belki kendisine küçük bir soru soruyor.
“Ben neden böyle yapıyorum?”
“Ben aslında ne istiyorum?”
“Başka türlü olabilir mi?”
İşte o an çok kıymetli.
İnsanlara ne düşüneceklerini söylemek istemiyorum. Zaten hayatımız boyunca yeterince insan bize ne düşünmemiz, nasıl yaşamamız, neyin doğru olduğunu söylüyor.
Ben biraz daha farklı bir şey yapmak istiyorum: Kişinin kendi sesini duymasına küçük bir alan açmak.
Bir insan kendisini biraz daha iyi anlarsa, bir başkasına da biraz daha iyi davranabilir diye düşünüyorum.
8. Bize kendinizden bahseder misiniz?
İşte en zor sorulardan birisi bu. Çünkü ne söyleyeceğim? Bilgisayar mühendisi olduğumdan mı bahsedeceğim, uzun süredir Davranış Bilimleri ve Yönetim Bilimleri alanında eğitimler verdiğimden, koçluklar yaptığımdan mı, sporcularla ve kurumlarla çalıştığımdan mı?
Ama bütün bunların dışında galiba beni en çok şu tanımlıyor: Ben meraklı bir çocuk ruhuna sahibim.
İnsanı merak ediyorum.
Hâlâ.
Bunca yıl sonra bile.
Bir insanın neden değiştiğini, neden değişemediğini...
Bir grubun nasıl takım olduğunu...
Bir liderin neden bazen insanları büyüttüğünü, bazen küçülttüğünü... Beynimizin bize oynadığı küçük oyunları...
Aşkı...
Ayrılığı...
Şehirleri...
Yaş almayı...
Umut etmeyi...
Ve hayatın bütün o küçük, tuhaf ayrıntılarını.
Ben hep yaşamın içinde olmayı sevdim.
Ve istiyorum ki...
Yazdıklarım aracılığıyla kişilere de o sevgiyi, o meraklı gözleri, o kendi hikayelerini bulma sevdasını bulaştırabileyim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yapmış olduğunuz yorum için teşekkür ederiz...